• Osmanli Naksibendi Hakkani

Sultanlar Hilafetin Perdeleneceğinin Farkında mıydı?


BismillahirRahmanirRahim

Soru: Sultanlar Hilafetin perdeleneceğinin farkında mıydı?

Sultan, Emirül Mü’minun’dur. Emirdir, liderdir. Bu unvan, Sultan unvanı bir unvan değildir. Güçtür, yetkidir. O unvan verilmiş, verilmemiş, fark eder mi? Fark etmez. Çünkü onlar zaten o güce sahipler. Resul-i Ekrem Efendimiz (sav) Sultan değil miydi? Sultan’dı. Mekke ve Medine’ye hükmediyordu. Kisra’dan, Bizans’tan, Etiyopya’dan, tüm bu süper güçlerden elçiler gelip, “Sahabelerinin Kendisine duymuş olduğu böylesine bir bağlılık, sadakat, itaat ve sevgiyi daha önce hiç görmedik. O unvansız bir Sultan. Sarayları olmayan bir Sultan. Ancak kendi imparatorlarımızda şahit olduğumuzdan çok daha fazla güce sahip,” diyorlardı.

O Sultanlar, Emirül Mü’minun’du. Kimdi Onlar? Peygamberimiz (asvs)’ın temsilcileriydi. Çünkü Allah (svt)’yı temsil eden, Efendimiz (asvs)’dır. Bu yüzden Hz. Ebu Bekir Sıddık, “Bana Peygamberin halifesi deyin,” demiştir. Hz. Ömer Halife olduğunu söylememiştir. “Bana Hz. Ebu Bekir’in halifesi deyin,” demiştir. Peygamberi temsil ettiğini söylememiştir. “Bana Hz. Ebu Bekir’in Halifesi deyin,” demiştir. Hz. Osman’da da, Hz. Ali’de de aynı şekilde. Onların olmadığının, unvanın kendilerine ait olmadığını bilirler. Birini temsil ediyorlar, O da başka birini başka birini... Öyle olunca, oraya sadece “Halife” kelimesini koyabilirsin. Sorun yok. Çünkü ne olduğu anlaşılmıştır. “İslam’ın kırkıncı Halifesi,” demene gerek kalmaz. O zaman O’nun ismini anmadan önce, O’nun, O’nun, O’nun diye hepsini anman gerek.

Sultan biliyor muydu? Hilafetin perdeleneceğini biliyorlar mıydı?

Peygamber (asvs) Temsilcisi olmak, Halife olmak, sadece bu cihanın hakimi olmak demek değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün Sultanları, Allah tarafından sevilmiş birer Allah Dostu, Evliyaullah’tı. Hepsi de çok yüksek Velayet mertebelerine erişmişti. Ve bazılarının makamı o kadar yüksekti ki, artık gerektiği şekilde yönetemiyorlardı. Çünkü çoktan dünyanın bize göründüğünden daha farklı olduğu makama çıkmışlardı ve uygun şekilde yönetemiyorlardı. Fatih Sultan Mehmet Han, Yavuz Sultan Selim ve hatta Sultan AbdulHamid Han, açıkça Peygamber (asvs)’ı ya da Hızır Aleyhisselam’ın önlerinde durduğunu görebiliyorlardı. Bu bağlantıya sahip olmak, onlar için sadece sıradan bir şey değil, aynı zamanda da olması gereken bir şeydi. Çünkü onlar Resul-i Ekrem Efendimiz (asvs)’ın İslam’ını koruyan Sultanlardı. Milliyetçilik İslam’ı değildi. Türklerin ya da Perslerin ya da Çinlilerin veya Hintlerin İslam’ı değildi. Onlar Peygamber Efendimiz (asvs)’ı baş tacı etmişlerdi. Ve o sevgileri sebebiyle de, yüzlerce yıldır bir türlü erişilememiş birçok kişiyi İslam’a getirmeyi başarıyorlardı. Başarılamamıştı. Özellikle de Batı’yı İslam’a getirmek, ta Avusturya’ya, Macaristan’a kadar götürmek. Ve planları daha da batıya götürmekti. Planları Roma’ya kadar götürmekti; çünkü Peygamber sözü bu şekildeydi. Allah’ın söylemiş olduğu buydu.

Peygamber (asvs) ile ruhsal bağlantıları var mıydı? Tabii ki de vardı. Onlar normal insanlar değildi. O zamanın askerleri, Osmanlıların en zayıf olduğu dönemde bile bizim gibi sıradan insanlar değildi. Onları görseniz, Evliya olduklarını düşünürsünüz. Ancak normal insanlardı. Yaptıkları ve Sultan AbdülHamid Han’ın omuzlarına yükledikleri en büyük fitnelerden biri de, Mart Vakasıdır. Darbe yaşanıyordu. Yapmaya çalıştıkları şeylerden biri de orduyu modernize etmekti ve çok fazla fitne dolaşıyordu. Yalnızca şimdiki anlayışımıza göre bir modernleştirme değildi bu; batılı kıyafetler giydirip, batılı talimler yaptırıp, batılı silahlar kullandırılıyor ve insanlar da buna karşı geliyor çünkü gericiler vesaire, hayır. Osmanlılar, Müslümanlar, özellikle de doğu, her zaman neler olup bittiğini merak etmiş ve o zamanın en yüksek teknolojisini almışlardır. Günümüz Hindistan’ına bakın. Çin’e bakın. Japonya’ya bakın. Bu fitne yaşandı, çünkü onları dışarıdan değiştirmeye çalışmıyorlardı. Askerleri içeriden değiştirmeye, laikleştirmeye çalışıyorlardı. “Dinin orduda yeri yok!” dediler. “Kışlada İslam olmaz!” dediler. Namaz kılmalarına engel oluyorlardı. Bilerek onlara temizlenmeleri için gereken suyu vermiyorlardı. “Artık batılı olduk. Tuvalet kağıdı kullanıyoruz!” diyorlardı. Anlıyor musunuz? Suyu kesiyorlardı ki, askerler gusül bile alamasınlar. O dönemde yaşanan fitneyi düzgün bir şekilde anlatabilmek için Cuma vakti bunları açmak durumunda kalıyorum. Peki neden böyleydi biliyor musunuz? Çünkü dindar insanları ordudan temizlemek istiyorlardı. Ve o zamanlar, yüzde doksan dokuzu dindardı. İmansız insanları sokmak istediler. İslam’a göre cenabetseniz, hiçbir şey yiyip içemezsiniz bile. O yüzden de askerler bütün günü hiçbir şey yiyip içmeden geçirmek zorunda kalıyor, bazıları hastalanıyor, bazıları bayılıyordu. Ölen bile oldu. Ve kasten bunların olmasına izin verdiler.

Sultan, sahip olduğu o bağlantıyla ruhsallığı ve Tarikatı getiriyordu. Tarikatlar nasıl ayakta kalıp, tüm dünyaya yayıldı sanıyorsunuz? Abbasiler sayesinde mi? Yoksa Emeviler mi? Osmanlılar sayesinde oldu. Çünkü onlar birer Evliya’ydı ve kendileri de Evliyaları, Şeyhleri izliyorlardı. Eshab-ı Kiram’ın İslam’ını, Resul-i Ekrem Efendimiz (sav)’in İslam’ını götürmek için de, dünyanın diğer bölgelerine Şeyhler ve Evliyalar gönderiyorlardı. Evet, vakitlerinin tükendiğini anlamışlardı. Çünkü Peygamber Efendimiz (asvs), Sahabelere Kıyamet’e dek olacak her şeyi bildirmiştir. Onlara her şeyi anlatmıştır.

Bazıları hatırladı, bazıları hatırlamadı. Ve o bilgi asırlarca aktarılmaya devam etti. Kitaplarla değil. O yazarın yaptığı gibi kitaplarda bulmak için koşturursanız orada burada, neydi adı? Da Vinci Şifresi. Ona bakıyor, buna bakıyor. Eh, ahmaklar. Hala daha ahmaklar. Sizin ilminiz bizim ayaklarımızın altındadır. Sizin ilminiz kalpten gelmiyor. Çok gizli bir şeyi öylece insanlara verir misin zannediyorsun? Resimlere, ona, buna, şuna mı koyarsın? Alimler hala daha kağıtlara takılıp kalmışlar. Kağıdı yakabilirsin, değiştirebilirsin, kelimeler yazabilirsin. Ancak kalptekini dışarı çıkaramazsın, korunaklıdır.

Evet, Sultan biliyordu. Bilhassa Sultan Abdül Hamid Han; zamanının dolduğunu biliyordu. Peygamber Efendimiz (asvs)’ın, “Şunlara dikkat edin, onlar meydana geldiği zaman geri çekilin. Geri çekilin,” demiş olduğu emir ve buyruklarını izliyordu. Tıpkı bizim şu anda yaptığımız gibi. “Geri çekilin.” Öyle de yaptı. Bazı generaller, bazı paşalar kendisine gelip, “Hala savaşabiliriz. Hala kazanabiliriz,” demiş olmasına rağmen, Halife, “Hayır,” dedi, “Bu Hadis bana işaret ediyor. Zamanı geldi artık. Çünkü o kadar çok karışıklık var ki, artık fitne ve zalimlik devrine girmiş bulunuyoruz. Ondan geçmesi gerekiyor. O çağdan çıkabilmesi için, onun içinden geçmesi gerekiyor. Ne kadar çok mani olursak, o kadar uzun sürecek.” Ve bırakıp geçmesine izin verdi.

Tabii ki biliyorlardı. Ve bazı şeylerin yaşanmasın izin verdiler çünkü neyin ne olduğuna baktıklarında, hakim olanın Allah olduğunu biliyorlardı. Hükmeden Allah. Öylesine olup bitmesine izin mi verdiler peki? Hayır. Yaşadılar, özellikle de Sultan Abdül Hamid Han, 33 yıl boyunca bunun içinde yaşadı. Osmanlı İmparatorluğu’nun miras almış olduğu tüm borçlarını bitirdi. Bir önceki Halife yüzünden değil, ancak içerideki masonlar, içerideki kafirler yüzünden olmuştu. Her şeyi yerle bir ediyorlardı. İmparatorlukta öyle çok fitneye yol açıyorlardı ki, aslında kazanmaları gereken savaşlara giriyor ancak uğradıkları ihanetler sebebiyle her şeyi kaybediyorlardı. O (Sultan AbdülHamid Han) tüm bunları mirası almıştı. Otuz üç yol boyunca, bütün borçları bitirmişti. İnsanları çekip kurtarıyor, ve İslam’ı bir İmparatorluk olarak yayıyordu. Kendisine ilk ihanet edenler kimdi? Araplar. Neden? Çünkü içlerinde kıskançlık vardı. “Bizler Efendi olmalıyız,” diyorlar, ancak bunun manasının ne olduğunu bilmiyorlardı. Çünkü iş hükmetmeye geldiği zaman, Halifeliğe geldiği zaman, en yüksek takva sahibi olan hükmetmeli. Değil mi?

En üstün takva sahibi kişi hükmetmeli. Ve en üstün takva sahibi olan kişinin, aynı zamanda elinde güç de varsa, bu en iyi kombinasyondur. Bazıları takva sahibidir ancak ellerinde güç yoktur. Burası dünya olduğu için, elinde güç olan kişi hükmedecektir. Ancak bir seçim şansı varsa, elbette ki en üstün takva sahibi olan hükmeder. Ve takva, Arapların tekelinde değildir. Peygamber Efendimiz (asvs), Arap’ın Acem üzerinde takva dışında bir üstünlüğü olmadığını bildirmiştir. En çok takva sahibi olan hükmeder. İhanet içine batmışken, nasıl olur da takva sahibi olabilirsin? Nasıl? İslam düşmanlarıyla ittifaklık yaparken, nasıl takva sahibi olabilirsin? Ne istersen de kendine, kendine Ehl-i Beyt bile diyebilirsin, ki öyleydiler, ancak yaptıkları eylemler Peygamberimiz (asvs)’ın izinden mi gidiyor, yoksa değil mi? Anlıyor musunuz?

Şimdi yeni, daha da ivmelenmiş bir fitnenin içine giriyoruz. Daha fazla karanlık geliyor. Zifiri karanlık olmadan ışık görünemez. Kendimizi geri çekelim. Kendimizle meşgul olalım. Beğenen, dinler. Beğenmeyenlerle de münakaşa etmeyin. Beğenene, gelin diyoruz. Buyurun. Beğenmeyen ve tartışmak isteyenlerle de tartışmaya girmeyin. Yürüyün gidin. Bir manası da budur: Oturan ayaktakinden daha iyidir. Çünkü o Hadis, aynı zamanda neye benziyor? Allah (svt)’nın diğer ayet ve hadislerine benziyor. Kesinlikle şunu hatırlatıyor: Onlar, uzanırken, ayaktayken, yürürken, işle meşgul olurken Allah’ı hatırlarlar. Allah’ı anarlar. Ve o Hadis, bir başka Hadisi daha çağrıştırıyor; Peygamberimiz (asvs) ne bildiriyordu? Neydi? “Öfkeliyseniz ve ayaktaysanız, oturun. Hala daha öfkeliyseniz, hala daha gitmiyorsa, uzanın. Hala daha geçmiyorsa, gidip soğuk suyla abdest tazeleyin ve iki rekat namaz kılın.” Bu hem o durumlara, hem de diğer durumlara uyan bir Hadis. Çekilin, demek oluyor. Sadece kelimenin tam anlamıyla gidip abdest almak değil. Çekilin, diyor. Sizi sakinleştirecek şeyler bulun. Allah’a dönün, çünkü böylesi daha hayırlıdır. Bilhassa bu durumda, şimdi, yaşadığımız zamanda.

Allah makamlarını yükseltsin inşaAllah. Himmetleri ve şefaatleri üzerimizden eksik olmasın. Ve Allah’tan sarsılmaz bir şekilde, sadık kalmamızı, temiz ve ihlas sahibi olmamızı dilesinler. Şeyhimiz için, birbirimiz için iyi ve salih kullardan olalım ve bu dünyanın fitnesine kapılmayalım.

Ve min Allahu Tevfik.

El Fatiha.

Amin. Selam aleykum ve rahmetullah.

Şeyh Lokman Efendi Hz.

Sahibul Sayf Şeyh Abdulkerim el Kibrisi (ks) ‘nin Halifesi

Osmanlı Dergahı, New York

2 Mart 2018

14 CemaziyelAhir 1438

Sohbetin İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

#ŞeyhLokmanEfendi #Hilafet #Osmanlı #SultanAbdülHamid

80 görüntüleme

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube