• Osmanli Naksibendi Hakkani

Şeyh Efendi İle En Mutlu ve En Kederli Gün


BismillahirRahmanirRahim

Soru: Şeyh Efendi ile geçen en mutlu gününüz ve en kederli, en üzgün gününüz ne zamandı?

Sırf Şeyh Efendi’nin Urs’u diye buralara girmemiz gerekiyor mu? Girmek istemiyorum, estağfurullah. Ben sana bir soru sorayım (Lokman Efendi, müride soruyor), Şeyh Efendi ile olan en mutlu günün ne zamandı?

Mürid: Onunla tanıştığımda.

Onunla tanıştığında. En mutlu günün oydu. Peki en kederli günün hangisiydi?

Mürid: Bu dünyadan perdelendiği zaman.

Perdelendiğinde. Benim için de aşağı yukarı aynı. Belki. Hayır, benimki oldukça farklı bir cevap. Benim en mutlu günüm, onun perdelendiği zamandı. Onun için çok mutlu olmuştum. Artık hainlerle, iftiracılarla, yalancılarla, düzenbazlarla, başına bela açan, fiziksel olarak, ruhsal olarak, sağlığına ve daha birçok şekilde ona zarar veren insanlarla uğraşmasına gerek kalmamıştı. İnsanlar melek suretinde ona zarar veriyor, işkence ediyordu. En mutlu günüm buydu. Çünkü gücü artık serbest kalmıştı.

O Sahibul Sayf. Kılıç çekildi. Kılıcı çıkarmamı ister misiniz? Çıkarmaya utanıyorum, çünkü benim değil bu. Bu onun kılıcı. Onun adına en mutlu olduğum gün buydu. Benim için oldukça üzgün bir gündü tabii ki, ancak onun için mutluydum.

Benim en mutlu günüm ve en kederli günüm buydu. Ama düşünüyorum, neden üzgündüm ki? Neden üzüntülüydüm? Artık fiziksel olarak burada bulunmadığı için mi üzgündüm? Üzgün olmaktan daha çok, ürkmüş ve korkmuştum. Aslında üzgün olmama izin vermedim. Sonrasında üzülecek yeteri kadar vakit olacaktı. Çünkü aniden bu ağırlık bizim omuzlarımızın üstüne bindi. Benim omuzlarım üzerine demeye çekiniyorum. Hayır. Hepimiz, hepimizin omuzlarında. Fakat korkuyordum, çünkü taşıyamayacağımı biliyordum. Korkuyordum çünkü başarısız olmak ve Şeyh Efendi’nin bana bozulmasını istemiyordum. Korkuyordum, çünkü Şeyhimiz terbiye ederken, beni terbiye ederken kılavuz edinmem için bir kitap bırakmadı. Rehber edineceğim mektuplar yazmadı. Çoğu zaman, şuna şuna dikkat et demek için bile bir köşeye çekmedi beni, ki o göçtükten sonra ne yapılması gerekiyor bileyim. Tek tapmam gereken izlemek, gözlemlemek ve anlamaktı. Gerekli olanları o kalbimize yerleştiriyordu. Artık onları çıkarmam gerekiyordu. Her enerji zerresini, tüm anlayışımı, imanımı çekip çıkarabilmem gerekiyordu. O göçtükten sonra, ona daha da sıkı tutunmam gerekiyordu. Anlıyor musun?

Şeyhimizi kaybetmişiz. Şeyhinin senden önce göçmesi, tabii ki bir insanın başına gelebilecek en büyük kabuslardan biri. Fakat şimdi baktığımda, vaktinin gelmiş olduğunu anlıyorum. Vazifesi daha da büyük ve önemli olduğu için makamı yükseltildi. Fiziksel olarak burada olsa sadece birkaç yüz, birkaç bin insan ya da bir milyar insanla vazifeli olacaktı. Onun vazifesi ise bundan çok çok çok daha büyük. Şimdi anlıyorum ki, bize anlatmış olduğu şeylere hazırlık yapmak, tüm bu dünyayı hazırlamak için Kaf Dağı’nın arkasına gönderildi. Kılıcın çekildiğini biliyorum. O zamandan beri deccalin daha da deliye döndüğünü, şeytanın daha da deliye döndüğünü biliyorum. Çünkü vakitlerinin daraldığını onlar da farkında. Bu dünyadan göçtüğünden beri geçen beş yıllık süreçte olanları, bu kadar değişimi, bu kadar kötülüğü, dünyanın içine düştüğü bunca fitneyi, yaşadığınız hiçbir zaman diliminde göremezsiniz; değil mi? En azından kendim için bunu diyebilirim. Sanki bir anda baraj kapıları açıldı. Ve şeytan, artık ne isterlerse yapabileceklerini zannedip mutlu oluyor ama aslında çok çaresizler. Çünkü vakitleri gittikçe daralıyor. Çünkü Sahib'in suretleri gelecek. Ve bizim de oturup devam etmemiz gerekiyor.

Korkuyordum. Çünkü benim onunla olan bağlantım daha çok görülen vazifeyle ilintili. Duygularıma çok güvenmedim. Benim böyleydi. Duygularınız olabilir de, ya o duygular sizden alınsaydı? Neyiniz kalırdı geriye? Ne kalırdı? Birçok kişi sevdiğini iddia ediyor ama o duygu yerinde olmadığında, sevgini kanıtlayacak hiçbir şeyin kalmıyor, değil mi? O yüzden ben de kendime baktığımda duygularıma güvenmiyorum. Maden onu gerçekten seviyorsun, o zaman neden hala böyle yapıyorsun, diyorum. Neden bunu bunu yapmıyorsun? Oturup da kendimi dövmüyorum. Sadece söylüyorum. Tabii ki onun benden memnun olmasını istiyorum. Tabii ki daha yapmamız gereken birçok şey, tamamlamadığımız şeyler var. Ancak şu beş sene içerisinde ona göstermeye sabırsızlandığım şeyler de var.

Ona heyecanla göstermek istediğim şeylerden biri Ramazan. Ramazan'ı göstermek istiyorum. Eğer Ramazan'ı gösterseydim Şeyh Efendi çok mutlu olurdu. "Ah bunu nasıl buldun?" derdi. Ben de, "Sizin sayenizde," derdim. Şeyh Efendi onu çok severdi. Onunla uzun uzun konuşur, vakit geçirirdi. Sadece sabırlı olup onun gelişini beklemeniz gerek. Ona gösterebileceğim birçok şey var. Şu kişi böyle böyle diyeceğim, bunları bunları yaptık. Çünkü bu beş yıl içerisinde, onunla beraber geçirdiğimiz yirmi yılda hiç görmediğimiz kadar çok fazla şey açtı bize. Bizimle hiçbir ilgisi yok. Açılması onun sayesinde. Kılıç çekildi. Anlıyor musunuz? Çünkü derler ki, Evliyaullah bu dünyadayken, kınındaki kılıç gibidir. Ancak bir kere dünyadan göçtüler mi, kılıç çıkmıştır; artık tüm kudretiyle oradadır.

Yeterince terbiye verdi bize. Bazen aylarca gitmiş olurdu, hatta bazen neredeyse bir yıl. Dönerdi ve biz de ona işte bunlar bunlar yapıldı diye gösterirdik; o da çok mutlu olurdu. Ben de bununla meşgul oluyorum. Herhangi bir eksiklik varsa, sanki ben işlemişim gibi, “Bu neden böyle?” diye evvela bana dönüp soracak; neden bunun olmasını engellemedim diye. Herhangi bir şey, mutfaktan ahıra, mescidden zikre kadar, herhangi bir konuda. Biri yoldan çıkarsa, sanki o kişi benmişim gibi bana dönecek; neden bunun olmasına mani olmadım diye. Kısaca onun sesini oldukça net duyuyorum. Özellikle de bunun gibi resmi şeylerde, kullandığım kelimelere, kulağa nasıl geldiğine, nereye baktığıma, hangi ayakla girdiğime, hangi ayakla çıktığıma, neler alacağıma, nelerin gerekli olduğuna, hangi kelimeleri seçeceğime, kimin burada olduğuna, kimin burada olmadığına, nelere ihtiyaçları olduğuna oldukça dikkat ediyorum. Şu kişi anlamazken, neden böyle bir sohbet veriyorsun ki? Neden bu konuyu açıyorsun? Neden şu kişinin bu sıralar sıkıntılı olduğunu bilmiyorsun, neden ona bir şeyler vermiyorsun?

Yani onun sesini fiziksel olarak burada bulunup da bana vasiyetin ne olduğunu söylerken duymuyorum. Ama sesini duyuyorum, bilhassa da buraya, Dergah’a geldiğimde çok net duyuyorum. Bazı insanların yaptığı gibi, bana aynen bu şekilde konuştuğunu iddia etmiyorum. Şuraya gidiyorum, diyorum bu ne zaman bitecek? Biliyorum ki, bunu bitirirsem Şeyh Efendi çok mutlu olacak. Bunun gibi şeyler. Mesela, neden oturup da insanlarla konuşmuyorsun? Gibi. Ve bu, bana özel bir şey de değil. Bu herkes için. Neden şu kişiyi azarlamıyorsun? Neden şu kişiyi kapı dışarı etmiyorsun? Tüm bunları inşaAllah hatırlayıp yapıyorum. Elimden geldiğince. Ben acizim. Birçok zaman başarısız oluyoruz, fakat denemeye devam ediyoruz. Ve bunu da kendime bir mazeret olarak almıyorum, “Ah ben acizim, nasılsa başarısız olacağım. O zaman kötü iş çıkarayım,” demiyorum. Hayır, ben bu şekilde yetiştirilmedim. Hayata bu şekilde bakmıyorum. Şeyh Efendi’nin bana verdiği terbiye böyle değil. Her ne yaparsak yapalım, yüzde yüz olmalıdır. Yapabildiğimiz kadar.

Hiçbir zaman bana sebebini sormazdı. Ona mazeret bile değil, herhangi bir neden söylediğimde dahi hiç hoşuna gitmezdi. Burada Şeyh Efendi’yi ve beni tanımış herhangi birisine sorabilirim, eğer Şeyh Efendi, “Bu niye böyle, şu niye şöyle?” diye sorduğunda, benim hiç mazeret sunmaya çalıştığımı gördüyseniz, söyleyin. Eğer, Hocam, her zaman bir neden göstermeye çalışırdınız, her zaman onunla tartışırdınız ya da bir mazeret gösterirdiniz, diyen varsa söyleyin. Biri bir şey yapar, ardından suçlanan ben olurum. Anlarım ki çünkü eğer benim orada burada olan şeylere dikkat etmem gerekiyorsa, yoldan çıktığında da o kişinin yaptığını bilmem gerekir. Ve bunu bilmek için de önlem almalıyım. Tabii ki kolay değil. O yüzden yapmıyorum. Mazeret yok. Bu yüzden birçok kere, mazeret yok, diyorum. Bir terslik varsa, düzelt. Ne olduğunu biliyorsun, ben mazeretin ne olduğunu zaten biliyorum; önce meseleyi düzelt.

Beş yıl önce de dediğim gibi, Şeyh Efendi perdelendiğinde söyledim... Onunla oturup, onu tanımış olanlarınız, dışarıda artık onu temsil ediyorsunuz. Ve insanların Şeyh Efendi’den haberleri olacak, onun videolarını görecekler vesaire, fakat bir kere sizi bildiler mi, ah, sen müridsin, ondan biat aldın, Dergahta yaşıyorsun, deyip daha fazla size gelmek isteyecekler. Yani sizler onu temsil ediyor olacaksınız. Onu temsil edenin yalnızca ben olduğunu söylemiyorum. Artık işinizi ciddiye almanız gerektiğini söylüyorum. Çünkü bazılarınız dışarı çıkacaksınız. Önünde sonunda hepimiz seyahat edeceğiz. Burada kalmayacağız. En azından dışarıdan insanlarla tanışacaksınız, size Sahibul Sayf hakkında soracaklar. Artık işimizi biraz daha ciddiye almalıyız. Ve diyorum ki, işimizi ciddiye alabilmek için de, ben yalnızca kendi deneyimlerimden bahsedebilirim. Yalnızca kendi tecrübelerimden gelen bilgileri konuşabilirim; ben bunu deneyimledim. Birazcık zor. Birazcık sıra dışı. Ancak size kendi tecrübelerimi paylaşacağım dedim; şimdi size birazcık Şeyh Efendi’nin bana gösterdiklerini, bana Hoca olmam için nasıl terbiye verdiğini göstereceğim.

İnsanlar için de pek kolay değildi. Onların samimiyetini, bana karşı olan sevgilerini test ediyor. Hiç kolay değildi çünkü herkesin Şeyh Efendi ile farklı bir ilişkisi var. Şimdiyse ben, "Bak," diyorum, "bu işi yapmamız gerek. Şeyh Efendi ile nasıl bir ilişkin olduğunu biliyorum ama şu anda bu işi yapmamız gerek. Şimdi seni bu işi yapabilmen için eğiteceğim." "Şeyh Efendi hiçbir zaman böyle eğitmedi beni." Tabii, çünkü bu vazifen yoktu da ondan. Çünkü Şeyh Efendi fiziksel olarak buradaydı. Artık bu işi bizim yapmamız gerek. Şimdi Şeyh Efendi'nin bana öğrettiği şekilde öğreteceğim sana. Herkesi birer Hoca yapacağımı söylemişti. Ve herkesin, özellikle de Şeyh Efendi'ye yakınlarsa, her şeyinin sallandığı, allak bullak olduğu bir dönemden geçmeleri gerekiyor. Benim niyetim temiz. İnşaAllah saf, temiz niyetim. Bunu yapmamın Şeyh Efendi'yi memnun etmek dışında hiçbir sebebi yok. Bu samimiyeti görebilir ve onu anlayabilirseniz, o vakit ister kolay yoldan ister zor yoldan olsun, size hangi yolu gösterirsem göstereyim, bunun gerekli bir şey olduğunu bilirsiniz. Bu aşamadan, bu seviyeden geçmeniz gerekiyor sadece. Şeyh Efendi'nin bana öğretiş şekliyle, nasıl çalışacağımızla güçlü bir bağlantı kurmalısınız. Anlıyor musunuz?

Tarikatı müzeye çevirmiyoruz burada. Bunu da yapabilirdim. Müze Tarikat. Birçok şey başarıldı. Yapmak zorunda değildim. Çok kolaylaştırıp mevcut düzeni, Şeyh Efendi beş sene önce nasıl bıraktıysa aynı şekilde koruyabilirdim, değil mi? Daha güvenli olurdu. Hiç kimse de beni yeni bir şey yapmakla suçlayamazdı. Her şeyi aynen devam ettir. Fakat bunun doğru olmadığını ben de biliyorum, siz de biliyorsunuz. Ve Şeyh Efendi’nin de öyle olmasını istemediğini biliyoruz. Öyleyse temel kaideler aynı kalmalı, temel aynı, ancak artık bina daha iyi hale gelmeli. Değişmiyor, daha da iyileşiyor. Genişliyor.

Bana özel olarak tavsiyesi şudur diyebileceğim şekilde Şeyh Efendi benimle doğrudan çok fazla konuşmadı. İstediğim her şey sohbetin içindeydi. İstediğim her şey insanları, durumları nasıl idare ettiğindeydi. Ve çok fazla vardı bunlardan. Çok fazla. Çok fazla şey öğrendim ve daha hala paylaşım vereceğim çok şey var. Ama her şeyin bir zamanı var, inşaAllah.

Bu gece bunu neden giyindim zannediyorsunuz?

Bunu giymek kolay değil, biliyorsunuz. Yalnızca güzel, sade, basit bir şey giyin, çok daha iyi. Gözler senin üzerinde olmaz. Böyle ise rahat değilsin. Peki ben neden bunu giyiyorum? Onun düğünüydü (Şeyh müridlerden birini gösteriyor). Şeyh Efendi bunu giyinmişti. Ve Urs, bir düğündür, kutlamadır. Bizim urs’umuz ne zaman? Ne zaman bizim düğün kutlamamız? Şeyhimizle bir olmamız, ne zaman? Buna hazırlanıyor muyuz? Beş yıldır yaptığımız her şey buna hazırlık için. Ve her urs, teslim olmak için artık hazır mıyım, diye kendime soracağım. Yaptığım şeylerle, hazır mıyım, değil miyim? İşte bunu giyinmemim sebebi bu. İnşaAllah kabul olur.

Evet, bazen yumuşak, nazik konuşacağım. Bazen de gerekliyse sesimi yükselteceğim, bağıracağım. Hiç fark etmez. Şeyh Efendi’nin de aynısı yaptığını görüyoruz. Ve bunu neden yaptığını da anladım. Öylece düşünmeden, dikkat etmeden yapmam, o şekilde yapmam, öyle bir insan değilim. Beni tanıyanlar öyle davranmadığımı da bilirler. Fakat bazen kimin önünüzde olduğunun bir önemi yoktur. Eğer öğreten kişi pozisyonundaysanız, eğer öğretmenseniz, neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretmeniz gerekir. Bir matematik öğretmeniyseniz, öğrenciniz anneniz olmuş ya da dedeniz olmuş hiç fark etmez. Eğer bir hata yaparsa, “Bu yanlış,” demek zorundasınız. “Bu benim dedem, ona hata yaptığını söyleyemem,” diyemem ki. Hayır, eğer öğretmenseniz, söylemek durumundasınız. Şeyh Efendi beni böyle eğitti. İnsanları düzeltmek için atlamıyorum. Oturup bekliyorum ve dua ediyorum ve de işaretler veriyorum. Şeyh Efendi’den böyle gördük biz. Artık hiçbir şeyin fayda etmediği noktaya geldiğinde, o zaman bunun (Şeyh, dilini işaret ediyor) devreye girmesi gerekir. Limit dolmuştur. Kişi arkasına yaslanır. Anlıyor musunuz?

Söyleyebileceğim bir şey varsa, o da dikkatli olmaktır. Dikkatli davranıyorum. Ve bir kere önlem almaya başladın mı, ki bu farzdır, önlem aldıktan sonra her ne yapman gerekiyorsa, ‘BismillahirRahmanirRahim, Ya Allah’ de ve yap. Çoktan tüm önlemleri aldın zaten. O vakit işi yaptığın zaman, geriye dönüp bakmazsın. Artık şüphe etme, geriye dönüp bakma, soru sorma zamanı değil. Tüm bunlar daha öncedendi. Zamanı geldiği an yaparsın. Aynen bir asker gibi. Şeyh Efendi gaziydi. Bizler de, ben de belli bir eğitimden geçtik. O yüzden anlıyoruz. İçinizde askere gitmiş olanlarınız da anlayacaktır. Bir süre askeri eğitimden geçtiyseniz, anlarsınız ki belli başlı şeyler olduğunda beyninizin yarısını kullanmanız mümkün değildir. Tamamen kapanmalıdır. Başka bir şeyin devreye girmesi gerekir. Sorgulayamazsın bile, değil mi? Onu kapatman gerekir. Ve beynin ancak başka şekilde çalışmaya başladığında işini yapabilirsin. Sivil insan anlayışı değildir bu. Bir asker olursun, teslimiyet göstermen gerekir.

Şeyh Efendi tüm bunları deneyimlememizi sağladı. Ve onun huzurunda bulunmak, bu yola devam etmek anlamlı. Şimdi görüyoruz ki, “Ah şimdi anlıyorum neden bunları yaşadığımı. Şimdi anlıyorum. Şimdi anlıyorum. Hiçbir şey boşuna değildi.”

Elhamdülillah. Sanırım bu kadarı yeterli. Bunu da çok sık giyinmiyorum ama bugün Şeyh Efendi’nin Urs’u olduğu için giyindim. Ve bunu görenlerin de rahmet bulmasını umuyorum. Her ne kadar bunu giyinsem de, gerçekten göremiyorum. Bundan asıl faydalanan sizlersiniz. Ben değilim. Ve yaptıklarımızdan size Şeyh Efendi’yi hatırlatan herhangi bir şey varsa, bu hem size hem de bana rahmettir. Net ve doğru olalım. Şerefli olalım. Başımız hiç aşağıda olmasın her zaman Hak için dimdik dursun. İnşaAllah.

Fatiha. Amin.

Neden mi kurt postu giyiniyordum düğünde? Bu da başka bir şey. İnsanlar çok garip şeyler söylüyorlar. Yaptığımız bütün bu kıyafetleri ben aslında Şeyh Efendi için yapmıştım, o da sevmişti ve giyiniyordu. İnsanlar, “Ah Dergahın bütün parasını alıp kendine kıyafetler yaptırıyor,” diyorlar. Bunları Şeyh Efendi için de söylüyorlardı. Çok kıskanıyorlardı. Şeyh Efendi’nin su içmesini bile kıskanırlardı. O zaman beni kıskanmayacaklarını, bana iftira atmayacaklarını mı düşünüyorsunuz? Tabii ki yapacaklar. Onun bir anlamı var, kurt giymemizin manası var. Henüz daha ejderha giymedik. Zamanı geldiğinde inşaAllah. Bu kadarı yeterli.

Fatiha.

Selam Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatühü.

Şeyh Lokman Efendi Hz.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim El-Kıbrisi'nin (ks) Halifesi

Osmanlı Dergahı, New York

7 Şevval 1438

1 Temmuz 2017

Sobetin İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

#ŞeyhLokmanEfendi #ŞeyhAbdülKerimHz #Ölüm

206 görüntüleme

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube