• Osmanli Naksibendi Hakkani

Hakiki Hac


BismillahirRahmanirRahim

Elhamdüllillah, Elhamdüllillah, Elhamdüllillah, rabbil alemin vessalatu ve salamu ala Resuluna Muhammedin ve ala alihi ve Sahbihi ecmain nahmadullahu te’ala ve nastağhfiruh ve naşhadu an-lailaha ilallahu vahdahu la şerike leh ve naşhadu enne Seyyidina Muhammedin Abduhu ve Habibuhu ve Resuluhu Sallallahu Alayhi ve ala alihi ve ezvacihi ve eshabihi ve etbaihi.

Hulefail raşidin mahdin min ba’di vuzerail immeti alal tahkik. Hususan minhum alal amidi. Hulefai Resulillahi ala tahkik. Umara il müminin. Hazreti Ebu Bakr ve Ömer ve Osman ve Ali. Ve ala bakiyati ve Sahabe-i ve tabiin, RıdvanAllahu te’ala aleyhim ecmain. Ya eyyuhel müminin el hadirun, ittakullaha te’ala ve ati’uh. Inna Allaha ma allathina-takav vel-lathina hum muhsinin.Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Ve Salatu ve Salamu ala Eşref al-Enbiya’i ve İmam el-Murselin, Seyidina ve Mevlana Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Bütün hamdler Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

BismillahirRahmanirRahim

“O, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah’tır. Gaybı da, görünen âlemi de bilendir. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir. O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üsündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (59/Haşr:22-24)

Sadakallahül Azim

Tüm salatü selamlar, Allah (svt)’nın Kur’an-ı Kerim’de şöyle tasvir etmiş olduğu Efendimiz Seyyidina Muhammed (sav)’e olsun.

BismillahirRahmanirRahim

“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (9/Tevbe:128)

SadakallahülAzim.

Tüm salatü selamlar Efendimiz (sav) ve onun asil beytinin ve mübarek ashabının üzerine olsun. Tüm salatü selamlar Dört Hulefai Raşidin, Hz. Ebu Bekir Sıddık, Hz. Ömer el Faruk, Hz. Osman el Gani ve Hz. Ali el Murtaza ile Kıyamet’e dek onların ayak izinden yürüyenlerin üzerine olsun.

Ya Eyyühel Mü’minun! Ey Müminler! Bütün hamdler, bizleri Kurban Bayramı’na eriştirip, O’nun rızası için Kurban vazifemizi yerine getirmemize izin veren Allah’a mahsustur. Kurbanlarımız kabul olsun. Samimi bir niyet ile Hacca gitmiş olanların da Haclarının kabul olmasını diliyoruz. Bizler de Hicaz’ın mübarek topraklarına davet alma şerefine nail olan, Allah’ın Evi’ni ve Sevgili Nebi’miz Seyyidina Muhammed (sav)’in bahçesini ziyaret edenlerden olmayı diliyoruz.

Bizler her şeyimizle Allah (svt)’ya muhtacız. Allah’ın bize ihtiyacı yok. İnsanlar, Allah (svt)’ya bir etkide bulunamayacağımızı unutmuşlar. O bizim çok ötemizde, çok yücedir. İnsan, Allah (svt) ile olan ilişkisinde yerini unutunca, isyankar olur. O yüzden de Allah (svt) Hadis-i Kudsi’de şöyle buyurmaktadır:

“Ey kullarım! Bana zarar verme gücüne ulaşamazsınız ki, bana bir zarar veresiniz! Bana fayda sağlama mertebesine de ulaşamazsınız ki Bana bir fayda sağlayasınız.

Ey kullarım! Eğer sizler, öncekileriniz ve sonradan gelecek olanlarınız, insan ve cin olanlarınız, hepinizin kalbi sizden en muttaki bir insanın kalbi gibi olsaydı, bu Benim saltanatımda zerre miktarı hiçbir şey artırmazdı.”

Ey kullarım! Eğer sizler, öncekileriniz ve sonradan gelecek olanlarınız, insan ve cin olanlarınız, hepinizin kalbi sizden en fâcir (günahkar) bir kimsenin kalbi gibi olsaydı, bu Benim Saltanatımdan zerre miktarı dahi eksiltmezdi.

Ey kullarım! Eğer sizler, öncekileriniz ve sonradan gelecek olanlarınız, insan ve cin olanlarınız, hepiniz bir alanda toplanıp benden istekte bulunsaydınız, ben de her insana istediğini verseydim, bu Benim mülkümden ancak iğnenin denize batırıldığı zaman oluşan eksiklik kadar eksiltirdi.

Ey kullarım! Siz amel etmektesiniz, ben ise amellerinizi sizin için tesbit edip yazıyorum; sonra bunların karşılığını size ödeyeceğim. Öyleyse sizden kim bir hayırla karşılaşırsa Allah'a hamd etsin. Kim de hayır değil de başka bir şey bulursa, kendinden başka bir şeyi veya kimseyi kınamasın, başına gelen bela ve musibeti kendisinden bilsin.” (Tirmizi)

Ve Allah Hakkı konuşur.

SübhanAllah. Günümüz insanı ise tam tersi olmuş. Günümüz insanları, kendimizi ilah mertebesine yükseltebileceğimizi, kendi kaderimizi tasarlayıp şekil verebileceğimizi, şeyleri yoktan var edebileceğimizi düşünüyor. Allah’ın Saltanatı’nı delip geçebilmek için tıpkı Nemrud’un gökyüzüne oklar fırlatması gibi, insanoğlu semaya roketler ateşliyor. Ancak Allah (svt) Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor:

BismillahirRahmanirRahim

“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki!” (55/Rahmân:33)

SadakallahülAzim.

Kendini Allah’a ortak koşan tek mahluk insandır. İnsanoğlu kuldur, ancak Yaratıcısı’nı unuttuğu vakit ilah gibi davranır. İnsanoğlu Allah (svt)’ya kulluk için yaratılmıştır. Bir insanın onuru, kulluktadır. Yaradılış amacının dışında kalan, uğruna yaşadığı her şey, insanı alçaltıp küçük düşürür. O yüzden Allah (svt), Hadis-i Kudsi’de şöyle buyurmaktadır:

“Kibriya benim ridâm (örtüm), azamet de benim izârımdır (elbisemdir). Kim bunlardan birinde benimle nizâa (çekişmeye) kalkarsa onu ateşe atarım,” (Ebu Davud)

Ancak biz, yani insanoğlu, teknolojimizle, sözde aklımızla, laikliğimizle, Allah’ın Kibriya ve Azameti ile yarışmaya kalkıyoruz. Kibirli ve inatçı hale geliyoruz. Allah (svt)’nın mağfiretini bile dilemeye çalışmıyorlar. Devam ediyoruz. Çoğumuz da bu isyanında kör, sağır ve dilsiz. Arefe Günü’nü henüz geride bıraktık. Kalu Bela Günü’nün, Allah (svt)’nın bizden söz aldığı, yalnız O’na ibadet edip, yalnız O’ndan isteyeceğimize dair ahdettiğimiz günün Arafat’ta yaşandığını bildirmektedir Evliyaullah. Arafat, sadece Kıyamet Günü’nün bir provası değil, aynı zamanda ezelde hep birlikte Rabbimizin karşısında olduğumuz zamanın hatırlatıcısıdır. O zaman nasıl olduysa, Kıyamet’de de o şekilde olacaktır. Bütün farklılıklar silinerek, her renkten, her ırktan, dünyanın her bir köşesinden gelen insanlar Allah (svt)’nın huzurunda duracak. Şu ırktan ya da şu milletten olduğumuz için değil, Allah’a kul olarak geleceğiz. Arefe gecesi, bağışlanma dilediğimiz gece olmalı. Ve Allah (svt)’nın engin mağfireti, şeytanı küçük düşürüp ona utanç verir. Ancak şunu anlayın ki, mağfiretin temeli, kişinin kabul edip inanması, yaptığı şeyin kötülüğünü idrak edip ondan pişmanlık duymasıdır. Mağfiret dilemenin şartı, kişinin hatasını bilmesi ve onu telafi etmeye çalışmasıdır. Ama biz hiç yanlış bir şey yapmadığımıza kanaat getirmişiz. Bu dünyanın bize ait olduğuna, arzularımızın gerçek ve temiz olduğuna inanmışız. Nefsimizin, bize saf ve temiz olan isteklerimiz yönünde rehberlik ettiğine inanmışız. Şeytanın sadece bir illüzyondan ibaret olduğuna inanmışız. Neden hastalandığımızı bilmiyoruz. Ümmetin neden hastalandığını bilmediğimiz gibi, bu hastalığa bir çare de aramıyoruz.

Arafat, mağfiret içindir. Arafat, Allah (svt), “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda, “Evet, Sensin” dediğimiz ahdimizi hatırlamaktır. Bizim varoluşumuzun özü, “Sen bizim Rabbimizsin. Biz Senin kullarınız, yalnız Sana ibadet ederiz,” diye verdiğimiz bu sözdür. Ezelde o sözü verdiğimiz aynı noktada, bugün insanlar yeni sözler veriyorlar- Allah’a değil, tapındığımız kendi nefslerine veriyorlar. Çünkü insanlar artık Arafat’a af dilemek için gitmiyorlar.

Eğer insanlar, Arafat’ta kendileri için, Ümmet için, samimi bir şekilde bağışlanma dileselerdi, bu hem dualarında hem de dünyada kendini gösterirdi. Çünkü bizim affımız, kaynağını yaptığımız hatadan almaktadır. Ve ümmet olarak hep beraber yapmış olduğumuz en büyük hata da, Allah’ın yeryüzündeki gölgesini, Hilafet’i kaldırmak olmuştur.

Eğer Arafat’taki dualar bu hatanın affını istiyor olsaydı, o zaman herkes bu zulüm ve cefanın sona ermesini ve yeniden onun himayesine, Allah’ın gölgesinin serinliğine dönmeyi dilerdi. Herkes Hilafet’in geri gelmesini dilerdi. Herkes Mehdi Aleyhisselam’ın, zulme son verip adaleti getirecek olanın zuhuratını dilerdi.

Ancak Arafat’taki dualar yalnızca dünyada daha fazla konfor sahibi olmayı diliyordu. Nefsimiz için, siyasi emellerimiz için ferahlık diliyordu. Edilen dualar daha iyi bir iş içindi. Edilen dualar daha sağlıklı olmak, asla hastalanmamak içindi. Edilen dualar daha da zengin olmak için, fakirlikten korkulduğu içindi. Edilen dualar hayatımızın merkezi olan bir aile sahibi olmak içindi. Edilen dualar para içindi, ki böylece bağımsız olup hiçbir zaman muhtaç olduğumuzu hissetmeyelim. Yevm-il Kıyame’ye hazırlık yaparken, aslında Allah’a olan korkumuzdan tir tir titrememiz gereken bir yerde, sonsuza kadar sürdürebilmek için dünyalık isteklerde bulunuyoruz. Arafat’taki dualar, Hilafet’ten ayrı olmayan politik gücümüzün daim olması ve daha da güçlenmesi için olmalıdır.

Bir insan samimi bir şekilde Kıyamet Günü hakkında tefekkür etse, Rabbinin karşısında durduğunu ve tüm amellerinden, tüm niyetlerinden sorguya çekildiğini düşünse, eğer giymiş olduğu ihramın kefeni olduğuna inansa, o zaman bunlar kendilerini hareketlerinde de belli eder. Böyle bir insan asla bugün Haram-ı Şerif’te gördüğümüz utanç verici, aşağılık, yüz kızartıcı hareketleri yapmaz. Böyle bir insan, başkaları açlıktan ölürken asla Mina’da bir zalim gibi yemekleri tüketip israf yapmaz. Böyle bir insan asla Kabe’yi kendisine fon yapıp, arkasını Allah’ın Evi’ne dönüp, ya da arkasını Efendimiz’in istirahat yerine dönüp fotoğraf çektirmez. Böyle bir insan kule gibi otel odasında oturup, ayaklarını aşağıda Kabe’ye, Beytullah’a doğru uzatıp, “Lebbeyk,” demez. Evet, bugün Haram-ı Şerif’te nefsi şişirmek üzere olan her şey baş tacı edilip destek görerek daha da büyütülüyor. Yani zengin kişi oraya tatil için, iş adamı para kazanmak için, alim gösteriş yapmak için, fakir de dilenmek için gidiyor. Ancak hiç kimse, Allah’ın bu misafirlerini ağırlayan O’nu ziyaret etmiyor.

Resul-i Ekrem Efendimiz (sav)’i hatırlatan, Ashab-ı Kiram’ı hatırlatan neresi varsa, şanlı tarihimizi hatırlatan, bize mübarekliğini, mukaddesliğini hatırlatan neresi varsa mühürlenip, “Giriş yasak, bidat, küfür, şirk,” diye işaretlerle kapatılmış. Bu Hac değil! Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın bütün ümmetleri davet ettiği Hac bu değil. Resulullah (as)’ın ve Sahabelerinin, Tabinin, Salihlerin ve Evliyaların Haccı bu değil. Bu başkalarının Haccı; Onların Haccı değil. Bizim Haccımız böyle olmamalı.

Fahr-i Alem Resul-i Ekrem Efendimiz (sav)’in hayatında yapmış olduğu tek Hacca bakın. Bu dünya alemini terk etmeden iki ay önce Haccetmişti. Bu zamanda, ki bütün Arap Yarımadası’nın Sultanı olduğunu söyleyebilirsiniz belki, Allah (svt)’ya kulluğunu sergileyerek gitti. Arafat’ta durduğunda mübarek ellerini açıp şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Sen sözümü işitiyor, bulunduğum yeri görüyor, gizli açık neyim varsa biliyorsun! İşlerimden hiçbiri Sana gizli değildir! Ben çaresizim, yoksulum, Sen’den yardım ve eman diliyorum!”

Bugünkü Hac, hayatında elli beş defa Hacca gitmiş olan İmam-ı Azam İmam Ebu Hanife’nin Haccı değil. Son Haccında Kabe’ye gidip iki rekat namaz kılmış ve namazda Kur’an-ı Kerim’i hatmetmişti. Oraya, “En büyük İmam benim. Gelinde görün beni, gelin önümde eğilin. Gelip beni övün,” diyerek gitmedi. Hayır. Allah’ın karşısında ağlayarak; “Ya Rabbi!” dedi, “Sana layık ibadet yapamadım. Fakat Senin akıl ile anlaşılmayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu bu anlayışıma bağışla!” diyerek dua etti. O anda bir ses işitti ki: “Ey Ebu Hanife, sen Bbeni iyi tanıdın ve Bana güzel hizmet ettin! Seni ve kıyamete kadar senin mezhebinde olup, yolunda gidenleri af ve mağfiret ettim,” buyurdu. İşte bu bize bir müjdedir. Kendilerini bu Mezhepten sayanlar için ve Haccı kabul olmuş herkes için güvence altına alınmış bir müjdedir.

Bugünkü Hac, Şeyhimiz Şeyh Mevlana Muhammed Nazım Adil el Hakkani’nin Haccı değildir. Lebbeyk’in manasını şöyle açıyor:

“Büyük Şeyhimiz Abdullah Dağıstani, kendilerine Hac daveti yapılmış olanların her sene dünyanın dört bir tarafından Hacca geldiğini söyler. Arafat Günü, ‘Lebbeyk Allahümme Lebbeyk’ derler ki, bunun manası, ‘Ya Rabbi, her şeyimizle, maddi manevi bütün varlığımızla Sana koşuyoruz, bizleri Hacca davet ettiğin, Senin Evi’ni, Beytullah’ı ziyaret etmemiz için yaptığın çağrının peşinden koşuyoruz. Tüm tevazumuzla Sana koşuyoruz...

Lebbeyk... Sadece Sana koşuyoruz. Her şeyi bırakıp Senin çağrını izliyoruz.

Lebbeyk Allâhümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk... Senin ortağın yoktur. Sana ortaklık iddiasında bulunan herkesi terk ettik. Onları duymuyor, dinlemiyor, buyruklarını kabul etmiyoruz. Yalnız Senin için yaşar, yalnız Sana koşarız. Senin en has kulunun ümmetinden gelen aciz kullarınız biz.

İnnel hamde... Bütün hamdler, övgüler, safi şükürler ancak Sanadır, Senin içindir.

Venni’mete... Bize, bu kullarına bağışladığın her türlü nimet, rahmet ve bereket ancak Sendendir.

Leke vel mülk... Mülk; kendimiz de dahil olmak olmak üzere varlık sahasındaki her şey Senindir.

Lâ şerîke lek...’

İşte gerçekleştirmemiz gereken Hac böyledir. Rabbimiz ömür verirse, bizim yapmaya niyet ettiğimiz Hac budur.

Ahir Zamanın Haccından kaçıyoruz. Bugün Hac, artık bir ticaret haline gelmiş, kapitalist Hac olmuş: “Daha mı iyi bir Hac istiyorsunuz? O halde biraz daha para ödeyin. Açık büfe Pakistan yemekleri mi istiyorsunuz, yoksa Arap yemekleri mi? Bize parayı verin, biz size hazırlayacağız. Haccınızın ruhsal tatil olmasını istiyorsanız biraz daha ödeme yapın; belki sizin için Peygamberin kabrini bile açabiliriz. Haccınızın tam bir tatil olarak geçmesini mi istiyorsunuz? Bize parasını verin, bunu sizin en muhteşem tatiliniz yapacağız. Kıyamet korkusu yerine, ölüm korkusu yerine, Allah korkusu yerine, bunların hepsinden kaçmanızı sağlayacak, bu dünyanın lüks ve konforunu verip, deneyimleyebileceğiniz en güzel dünyevi deneyimleri yaşatacağız. Çok zengin değilsiniz, öyle mi? Hiç sorun değil. Gelin ve alış veriş yapın.” Mekke ve Medine arasını Times Meydanı’ndan daha beter hale getirmişler. Kabe’nin içindeki putlar yıkıldı ama şimdi bütün Harameyn’i yeni yeni putlarla dolduruyorlar.

Kabe’nin etrafını pis pis mağaza ve dükkanlarla dolduruyorlar ki, insanlar gelip alış veriş yapsın, Harameyn’de bıraktıkları tek iz bu olsun. eskiden insanlar Peygamberimizin ve Ashabının yürüdüğü yerlerde yürür, onların bastıkları toprağa basarlardı. Kutsal Mekanları ziyaret ederlerdi. Şimdiyse alış veriş merkezlerini ziyaret ediyorlar. “O zaman rahmet bulursun,” diyorlar. Ahir Zaman Müslümanları, Peygamber Efendimiz (sav)’in Hadis’inde bahsettikleriyle tıpatıp örtüşüyor:

“Kyamet’e yakın insanlar üzerine bir zaman gelir ki, Ümmetimin zenginleri seyahat için, orta hallileri ticaret için, alimleri riya ve gösteriş için, fakirleri ise dilenmek için hacc ederler.” (Kenzu’l-Ummal)

Allah’ın işaretleri Hac’da kendini gösteriyor. Şiddetli rüzgarlar esti. Kabe’nin Kisve’si kalktı ve altındakini gösterdi. Bu bir rahmet değil, bir uyarıdır. Hz. Aişe (ra), Peygamber Efendimiz (sav)’in böyle bir rüzgar gördüğünde, yüzünün endişeyle kaplanıp, başka yöne çevirdiğini söylemektedir. Mübarek yüzünü Allah’ın azabından çevirirdi. Yağmur yağdığında ise bundan memnuniyet duyar ve öncekini unutmasına sebep olurdu. Hz. Aişe, bundan sorunca, şöyle cevap verdi:

“Ümmetime azabın uğrayacağından korkarım.” (Muslim)

Fakat insanlar gaflet içinde devam ediyor.

Bir zamanlar Haccı ve Harameyn’i mahvedenler yalnızca Vahhabilerdi. Kabe’yi tuğla tuğla söken Vahhabilerdi. Teberrük edilen her yeri, Peygamber Efendimiz (sav)’in ayak bastığı, İslam tarihi ile ilişkili olan her yeri yıkmaya koşturan Haricilerin torunlarıydı. Ancak şimdi görüyoruz ki, Ehl-i Sünnet vel Cemaat’in sözde takipçileri bundan da beterini yapıyor. Güya tasavvuf ve tarikat ehli olan sözde sufilerin en kötüsünü yaptıklarını görüyoruz. Haccın fiziksel kaidelerini değil de, ruhsal kaidelerini yıkıyorlar. Edepsizlikleri ve gafletleriyle, Kabe’nin bütün kutsallığını alıyorlar. Kabe’yi kendi şöhretleri için bir platform olarak kullanıyorlar. Tavaf ederken Allah’ın Evi’nin çevresinde dönmek yerine, kendi nefslerine tapınıyorlar. Tavaf ederken çekilen videoları, Peygamber Efendimiz’in kabrinin önünde çekilen selfie’leri başka nasıl açıklayabilirsiniz ki?

Kurban Bayramı’nı henüz geride bıraktık. Bugün Müslümanlar akıllarını yitirmiş bir halde, sarhoş olmuş gibi dolaşıyorlar dünyada. “Artık kurban kesmek istemiyoruz,” diyorlar. Müslümanlar, “Bu çok vahşi bir uygulama,” diyorlar. Hayvanlar üzerinde hiçbir şey yapılmayan bir kurban istiyorlar. Tıpkı Beni İsrail’in Kurbanı terk etmesi gibi, şimdi de Müslümanlar Kurban’ı bırakmanın peşinde. Bir çeşme bağışlayayım, böylesi daha hayırlı, diyorlar. Çeşme bağışlamak güzel bir şey. Ancak o çeşme bağışıdır. Kurban, kurbandır. Farklı şeyler. Ya da, oturup kurbanın manası hakkında tefekkür edeyim, diyorlar. Tefekkür başka şey, kurban başka şey. Hayvan kesmek çok zalimce bir şey, çok ilkel, çok acı verici, diyorlar. Kafirler gibi olmaya çalışırken bir de Resul-i Ekrem Efendimiz (sav)’in sünnetine küfretmiş oluyorlar; Allah (svt)’nın Rauf ve Rahim olduğunu bildirdiği zatın, zalim olduğunu söylüyorlar. Haşa estağfurullah. Rabbine Kurban vermek istemeyen Kabil gibi olmuşlar. O yüzden de Allah nezdinde inkarcılardan olmuşlar. Ve tıpkı Kabil gibi, onlar da yola sımsıkı sarılanları yok etmeye uğraşıyorlar.

Günümüz Müslümanları gitgide daha çok kertenkele deliğine gömülüyor. Peygamber Efendimiz (sav)’in şöyle buyurduğu şu Hadisteki gibi yaşıyorlar:

“Eğer hayanız, utanmanız yoksa, o zaman dilediğinizi yapın.” (Buhari)

Bu zaman, İslam’la ilgili yeni teorilerle gelinecek zaman değil. Bu zaman, 1400 yıllık İslam geleneğini sürdürmüş olanları takip edenleri takip etme zamanı. Bu zaman, imanı güçlü olanlara, Evliyalara, Salihlere bağlanmak için koşmanız gereken zaman. Çünkü onlar size yalnızca imanın ne olduğunu öğretmekle kalmayacak, aynı zamanda o imanı nasıl tutacağınızı da öğretecekler. Çünkü ahir zamanın sınavı bu olacak- imanına tutunmak. Peygamber Efendimiz (asvs) buyuruyor:

“Öyle bir zaman gelecek ki, imanı elde tutmak, kor ateşi elde tutmak gibi olacak.” (Tirmizi)

Bugün Müslümanların her yeni fikrin peşinden gittiklerini görüyoruz. Peygamber Efendimiz (sav), bunun hakkında bizi çoktan uyarmıştır:

“Ümmetimin son zamanlarında birtakım insanlar ortaya çıkacak, ne sizin ne de atalarınızın duymadığı sözleri size nakledecekler. Aman onlardan uzak durun!” (Müslim)

Bu yeni fikir imam ve alimlerinden uzak durmalı ve Peygamber Efendimiz (sav)’in muhafaza edilmiş hazinelerinin temsilcilerine koşmalıyız. Peygamber Efendimiz (sav)’in haklarında şunu söylemiş olduğu zatlara koşmalıyız:

“Ehl-i Beytim Nuh’un gemisi gibidir; ona binen kurtulur; uzak duran boğulup helâk olur.” (Tabarani)

Peygamber Efendimiz (sav)’in bu varisleri hala daha aramızda. Onları takip etmekte hayır vardır.

Yeni moda İmam, Şeyh ve Vaizler, kulağa çok güzel gelen, sizi alıp götüren, dinler arası uyumlu, her zamana uyan dokunaklı sözler söylüyorlar ama boş. Anlmasız ve tehlikeli. Ancak Evliyaullah açıkça ve güzelce Hak söz konuşur. Sade konuşurlar. Direk konuşurlar. Şeyhimiz Sahibul Saif şöyle söylüyor:

“Akıllı müminler oturup sormalı. Herkesin nasıl bir bela içinde olduğunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Ve siz de, ben de biliyoruz ki, Allah (svt) dışında hiç kimse yükünüzü kaldırıp almaz sizden. Samimi bir şekilde Efendimiz (asvs)’ın bize bırakmış olduğu yola dönün; nefsinizin istediği yola değil, kafirlerin Müslümanlar için hazırlamış oldukları bir takım hayat tarzlarına değil. Kendi özünüze, kendi geleneklerinize dönün. İslami adetlerinizi koruyun. Resulullah (sav)’in sünnetine dönün. Ondan başka emniyet yok. Efendimiz (asvs)’ın söylediği gibi, ‘Ahir zamanda Resul (sav)’in sünnetini taşımak, avucunuzda ateş taşımak gibi olacak.’ İşte böyle olacak. Ancak ateş olsa bile fark etmez, bir elinizden öbür elinize geçirmeniz gerek. Düşürürseniz, o zaman imanınızı kaybedersiniz.

Müminler olarak çoktan başımız belaya girmiş. Allah ve bize tayin ettiği Peygamberi (sav)’İn yoluna geri dönmediğimiz ya da daha iyi olmayı dilemediğimiz müddetçe daha iyi hale geleceğini sanmayın. Allah (svt) bize buyuruyor, ‘Bugün sizin dininizi tamamladık.’ 1400 yıl önce dinimizi tamamladı. Bizim dinimiz eksiksizdir. ‘Siz gericisiniz, geri kalmışsınız. Şöylesiniz ve bunları bunları değiştirmeniz lazım,’ diyen kafirlere kanmayın. ‘Kafa yapını değiştirmen lazım!’ deyin onlara, ‘Bırakın beni. Dinimi yaşamama izin verin.’ Allah ne yaptığını bilir ve O, bu dini tamamladı. Bu dini Resul-i Ekrem Efendimiz (sav) ile tamamladı. Onda yapmaya çalıştığımız her oynamada dinden çıkmış oluyoruz. O zaman kendimize uydurmaya çalışıyoruz. Ve öyle olunca da, kendi nefsine göre bir din icat etmiş oluyorsun. İşte o zaman kendi nefsine tapıyor olursun.”

Bizler kendi nefsimize tapmak istemiyoruz. Bizler Allah’a tapanlardan olmak istiyoruz. Bizler, Habibİ’ni izleyenlerden olmak istiyoruz. Bizler, Veli Kulları’nın yoldaşı olmak istiyoruz.

İnşaAllah Büyük Şeyhimizin Sultanul Evliya Şeyh Mevlana Muhammed Nazım Adil el Hakkani (ks)’un duasına eşlik edelim:

“Allah beni bağışların. Gece gündüz diliyorum: Ya Rabbi, bize Sultanı gönder! Her şeyimiz var, Sultanımız dışında. Bize Sultan’ı gönder, sadece fiziksel varlığımızı değil, kalplerimizi de alabilecek olan hakiki Sultanı gönder. Hayatımıza, ruhsal varlığımıza erişebilen ve bizleri taşıyan, bizleri şeytandan ve şeytanın temsilcilerinden koruyan Sultanı göndermeni diliyoruz. Allah beni affetsin! Ya Rabbi! Küfrün yıkıldığını, şeytanın saltanatının yıkıldığını, putların yıkıldığı günü görmeyi diliyorum. İslam sancağının yükseldiğini görmeyi diliyorum. Sultanı diliyorum. Ey Cihan Sultanı, ey mutlak Sultan, bize Sultanımızı gönder. Amin.”

Şeyh Lokman Efendi Hz

Sahibul Sayf Şeyh Abdulkerim el Kibrisi (ks) ‘nin Halifesi

Cuma Hutbesi

Osmanlı Dergahı, New York

13 Zilhicce 1439

24 Ağustos 2018

Hutbenin İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

#ŞeyhLokmanEfendi #Hac #ZilhicceAyı #KurbanBayramı #AhirZaman #Hilafet

115 görüntüleme

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube