• Osmanli Naksibendi Hakkani

Dünyanın Halini Görünce Umutsuzluğa Kapılıyoruz


BismillahirRahmanirRahim

Soru: Dünyanın içinde bulunduğu hali görünce umutsuzluğa kapılıyoruz. Bu durumda ne yapmalıyız?

​​BismillahirRahmanirRahim Zaten umutsuzluğa kapılmanız gerekiyor. Üzülmeniz gerek. Bu kadar işte, bu dünyanın artık sonuna geldik diye düşünmeniz gerek. Eğer bir müminseniz, bu dünyada umutlu olamazsınız. Eğer bir müminseniz, bu dünyanın bir işkence olduğunu, bir sürgün yeri, ayrı kalma yeri, bir an önce çıkmak için sabırsızlandığınız bir hapishane olduğunu anlamanız gerek.

Ahir Zaman'dayız, dünyanın hakikati artık kendini belli ediyor. Anlıyor musunuz? Dünyanın hakikati ortaya çıkıyor çünkü artık rahmet çekilip alındı, merhamet çekildi, bereket çekildi, şeref çekildi, idrak çekildi. Zulüm ise her yere yayılmış durumda bu Ahir Zaman’da. İşte, Beni Adem’in bütün itaatsizlikleri gözünüzün önünde. Anlıyor musunuz? Adem Aleyhisselam’dan Nuh Aleyhisselam’a, Beni İsrail’in Peygamberlerine kadar, bildiğimiz ve bilmediğimiz 124.000 Peygamberin ümmetleri, onlara karşı nasıl itaatsizlikte bulunduysa, bugün hepsini bir arada görüyoruz. Şimdi, şu anda hepsi zaten yaşanıyor. O zaman umudumuzu nasıl yitirmeyelim bu dünyada? Etrafınızda gördüğünüz tek şey, Allah’a karşı tam bir itaatsizlikken, umudunuzu nasıl koruyacaksınız? Ve artık İslam hükmetmediği için de, Müslümanların, müminlerin gidip kendilerini güvende hissedebilecekleri bir sistem bulunmuyor. Öyle değil mi? Çünkü bu devir artık deccalin devri. Bu devir, tamamen fitnenin kol gezdiği devir. Bu devir, herkesin istediği şeyi yapıp işin içinden sıyrılabileceği bir devir. Özellikle de paranız varsa, güç ve mevkii sahibiyseniz. İçinde bulunduğumuz bu zamanda tüm bunlara sahip olmanıza bile gerek yok aslında. Çünkü istediğiniz her şeyi yapabileceğiniz şekilde kanunlarca korunmuş durumdasınız.

Her itaatsizlik, her Peygamber ümmetinin kendi Peygamberlerine karşı gösterdiği her itaatsizlik, Allah’ın gazabını üzerine çekmekte ve bu da rahmet ve bereketi ortadan kaldırmaktadır. Adem Aleyhisselam’dan bu zamana kadarki yedi bin yıllık sürede lanet, yedi yıllıktır. Allah bu dünyaya sadece yedi gün vermiştir. Ve Allah’ın nezdinde bir gün, bin yıldır. Bu yedi günde, yedi bin yıllık lanetin hepsi birkaç yılda toplanmıştır ayrıca. Son bin yıldan bahsetmiyoruz, son beş yüz yıldan bahsetmiyoruz, yüz yıl gibi bir sürede, Hilafetin kaldırılışından beri geçen sürede. Çünkü Halife, Rahmeten lil Alemin’in temsilcisi, Hilafetul Resul, Peygamber’in temsilcisidir. Rahmeten lil Alemin, Hz. Peygamber’dir. Tüm milletlere rahmet. Peki rahmet kalktığında, onun yerine ne iner? Gazap iner. Fakat gazap hiçbir şey yokken inmez; insanlar iyice itaatsiz, ayan beyan asilik içinde oldukları vakit gazabı çekerler.

Bunun artık Ahir Zaman olduğunu anlatmak için daha kaç Hadis-i Şerif göstermemiz gerek? Kaç tane daha görmesi lazım bu dünyanın? Belki yirmi yıl önce kimse bunun hakkında konuşmuyordu. o Zamanlar bu konuyla ilgili sadece Şeyh Efendi ve Şeyh Mevlana konuşurdu, değil mi? Ancak artık her şey açık. Şimdi YouTube’da bile Ahir Zaman hakkında videolar bulabilirsiniz. Ama hala kimsenin uyandığı yok. Kimse uyanmıyor. Hiçbir şeyin daha iyiye gittiğini görmüyoruz. Çünkü uyandığınız vakit, bir şeyler daha iyi olmalıdır. Fakat tam tersi, daha kötüye gidiyor. Daha da kötü, daha da kötü, daha da kötü... Çünkü bir kere itaatsizlik baş gösterdi mi, Nur oradan kalkmaya başlar. Çünkü ortalık temiz olmadığında, kirli olduğunda, saf ve temiz olanlar da oradan uzaklaşır. Artık gelenler pis olanlardır. İşte bu dünyanın hakikati de budur. Ve bir mümin bilir ki, dünya artık gerçek yüzünü gösteriyor. Dünya gerçek yüzünü gösteriyor; peki bir mümin bu durumda imanını nasıl koruyabilir?

Müminin imanı, bu dünyanın şartlarına bağlı değildir. Müminin imanı, içinde bulunduğu fiziksel koşullara bağlı değildir. Müminin imanı ruhsal sağlığına bağlıdır. Onun imanı, Allah (svt) ile olan bağlantısına bağlıdır. O vakit, bütün dünya barış içinde güzellikler içinde yüzse, herkes her istediği, her ihtiyaç duyduğu şeye sahip olsa ve her geçen gün daha da varlıklı hale gelse bile, işlerin iyiye gittiği böyle bir durumda, mümin olan kişi, eğer Allah ile bağlantım yoksa, der, bu bir cehennemdir. Burası cehennemdir.

İslam tarihinde hiç daha önce böyle şeyler olmuş muydu? Çok olmuştu. İslam medeniyeti her yükselişe geçtiğinde... Bizler yükselip yükselip yükselip dünyevi ilimlerin öncülüğünü yapmaya başlamıştık. Öyle değil mi? İster ilim yoluyla olsun, ister ekonomi yada bilgi veya felsefe veya mimarlık veya sağlık yoluyla, bu hayatı daha konforlu, daha güzel yapan ne varsa yükselişe geçtiğini, her geçen gün daha da ilerlediğini görüyorsunuz. İşte özellikle de o zamanlar hakkında alimlerle konuştuğumda bir Tarikata mensup olan alimler, yani salih alimlerle konuştum... İşte onlar o zaman toplumdan geri çekilirler. Şeyhler geri çekilir ve o toplumdaki insanları uyarırlar. “Bu dünyanın peşinden koşmayın,” derler, “bu dünya bir tuzak.” Onlar her şey güzel ve huzurlu iken, bu dünyanın sizin imanınızı çalan bir düşmanınız olduğunu söyleyerek uyarıyorlardı. O alimler, o Şeyhler, dünyanın şimdiki halini görselerdi sizce ne derlerdi? “Daha ne istiyorsunuz?” derlerdi. “Daha ne kadar kanıt istiyorsunuz?” Dünya şimdi gerçek yüzünü gösteriyor. Fakat bir mümin, her sabah kalktığında imanını kontrol eder.

Hayatta her şeyin bir ölçüsü vardır. Arabanız varsa, arabanızın bir çok ölçüsü vardır. Lastiğin basıncından, yağ göstergesine, yeterli benzininizin olup olmadığının gösteren işaretlere kadar, her şeyin bir göstergesi vardır. Bu söylediklerim sadece bir makina, araba için. Peki ya bu makina (insan bedeni)? Hiçbir ölçüsü yok mu bunun? Nasıl ölçeceksin? İmanının bir ölçüsü yok mu? Ve bir mümin, uyandığı vakit kendini bir gözden geçirir, imanına bakar, “bugün ne durumdayım?” diye sorar kendine. Aslında Allah (svt), o ölçüyü bize çok kolay, bedavadan vermiştir. 1400 yıl önce, günde beş vakit bize bunun ölçüsünü vermiştir. Günün belli vakitlerinde güneş -havalı sözcükler kullanmak istemiyorum- gökyüzünde belli bir alana girdiğinde, Cennette ve dünyada bir takım şeyler meydana gelir, Allah (svt), “Şimdi Bana doğru koşun,” der. Günde beş vakit, “Kendinizi ölçün,” der. Servet bir ölçüdür. Fakirlik bir ölçüdür. Sağlık bir ölçüdür. Hastalık bir ölçüdür. Düşünen birisi her şeyin bir ölçütü olduğunu görür. Her yerde Rabbiyle olan ilişkisini ve dünyevi işlerle olan ilişkisini gösteren işaretler vardır. Fakat din düşünmeden yapılan bir şey haline geldiğinde, içinde tefekkür olmadığında, derin düşünce olmadığında yukarı aşağı inip kalktığın robotik ritüeller haline gelir. Sadece bir takım eylemlerden ibaret olur. İşte o zaman bütün göstergeleriniz, tüm ölçümleriniz bozulur ancak hala daha saatte doksan kilometre hızla arabayı sürmeye devam edersiniz. Böyle giderse bir yerlere çarpacak, motoru yakıp patlayacak!

Bir mümin uyandığında ilk iş olarak kendini tartar. Uyumadan önce kendini tartar. O zaman, o mümin kişi etrafında olup bitenlerin ardındaki hikmeti anlar. Farkına varır. Çünkü Rabbiyle olan ilişkisini kavramaya başlar. Peki Rabbiyle olan ilişkisini anladığında, içinde bulunduğu durumda, bu dünyada Rabbinin neyi dilediğini anlamayacağını mı zannediyorsunuz? EvliyaAllah tabii ki mutlu değil bu durumdan. Müminler olarak, dünyada olup bitenler karşısında hiç memnun değiliz. Yanlış anlamayın; şimdi insanlar sözleri eğip büküp, “Adama da bak. Dünyada çekilen bunca çilenin karşısında iyi olduğunu söylüyor,” diyebilirler. Söylediğim bu değil. Diyorum ki, şu an dünyada her ne oluyorsa, tüm bunlar karşısında bir mümin sadece önünde yaşananları değil, gördüklerinin arkasında neler olup bittiğini de görür. Ve Allah (svt)’nın ne zaman bir şeylerin olmasına izin verdiğini, ne zaman Kendi iradesini koyduğunu ve ne zaman olan olayların Allah’ın iradesine ve onun rızasına karşı gelerek insanların itaatsizliğinden kaynaklandığını da anlar. İnsan sadece Allah’ın iradesine göre hareket etse bu dünya cennete dönüşür. O yüzden bir mümin, olan bitenin ardındaki hikmeti anlar. Çünkü neden? Mümin, kendine bakar ve, “Ben şimdi bunları yaşıyorum ama hikmetini biliyorum. Neden olduğunu anlıyorum, ‘Allah beni sınıyor,’ diyemem,” der. Allah sizi henüz sınamadı. Bu devasa sorunun içine kendi gafletinizden, kendi itaatsizliğinizden, kendi tembelliğinizden dolayı düştünüz. Bu yüzden bu duruma düştünüz. “Allah beni sınıyor,” diyemezsiniz.

Diyelim ki bir adam sağlıksız bir hayat biçimi sürüyor, mesela kırk yıl boyunca sigara içiyor. Sonra da kanser oluyor -Allah bizi sınamasın, bu yüzden sigara içmek İslam’da yasaktır- ardından da, “Allah beni akciğer kanseriyle sınıyor,” diyor. Allah hiçbir şeyle sınamadı seni. Sadece sana bir akıl bahşederek değil, etrafındaki insanların “Bu yaptığın yanlış. Bırakmalısın” demesiyle de sana oldukça merhametli davranıyordu Allah. Ya da özellikle Pakistanlılar arasında yeni moda, başlarına kötü bir şey geldiğinde, oturup da, “Nerede hata yaptım? Nefsim nerede yanlış yaptı” demek yerine... Çünkü Allah, “Başınıza ne iyilik gelirse, bilin ki Allah’tandır. Ne kötülük gelirse de, bilin ki o nefsinizdendir,” demektedir. Ayet-i Kerime’dir[1] bu. Fakat birçok kişi başına iyi bir iş geldiğinde, “Ben aslında hak etmiyorum ama işte Allah’ın rahmeti,” demek yerine, “Eh hak etmiştim zaten bunu,” diyor, “Elhamdulillah, biliyorsun hak ettim.” Ama kötü bir şey olduğunda hemen kara büyü diyorlar. İş bulamıyorum. O zaman kara büyü var. Evlenemiyorum. Kara büyü. Çok yorgun hissediyorum. Kara büyü. Ayet-i Kerime’de Allah iyi olan her şey Allah’tandır diye buyuruyor da, kötü olanlar kara büyüden dolayı mı diyor? Hatanızın nerede olduğunu nasıl bulacaksınız? Siz yalnızca bundan kaçıyorsunuz. Sadece kaçıyorsunuz. Ne sanıyorsunuz? Eğer kendinizi bir mümin olarak kabul ediyorsanız, kara büyünün sizi kolayca etkileyebileceğini mi sanıyorsunuz? Kendinize mümin diyorsunuz. Namaz kılıp ibadetlerinizi yapıyor, iyi biri oluyorsanız, o vakit size kolayca tesir edebileceğini mi zannediyorsunuz? Hadi ama. Bu çok büyük bir piyasa. Büyük sufi piyasası. Değil mi? Aynen öyle.

Öyleyse bir mümin dünyada olup bitenlere baktığı vakit, her şey güzel görünse bile, bütün dünya her şeyin yolunda olduğunu söylese bile kafasını sallayacaktır. Her şey kötü olduğunda kafasını sallayacaktır. Anlıyor musunuz? Daha da fazlası, Şeyh Mevlana ve Şeyh Efendi’nin hayatları boyunca her zaman odaklandığı bir şey vardı, evet, o seviyede, bir mümin olarak bu dünya düşmanınızdır. Hikmetini bulmaya çalışmanız gerek. Allah ile olan ilişkinize bakmanız, imanınızı daha da kuvvetlendirmeye çalışmakla meşgul olmanız, bağlantıyı kurmanız gerek ki, her ne olursa olsun sizi etkilemesin. Çünkü nerede karışmanız gerektiğini nerede karışmamanız gerektiğini bilirsiniz. Peki diğer yandan, nasıl bir şey umut ediyoruz?

Konu da bu zaten. Çünkü Müslümanların çoğunun taşıdığı ümit batının sahip olduğu gibi bir yaşama sahip olmak. Umutları bu. Mutlulukları, destekledikleri şey bu yanlış sistem. Fakat hem burada hem de Müslüman topraklarında yaşanan yanlış şeyler, inançsızlıktan, kötü insanlardan, onların müdahale olup, “Bu kötü. Daha iyi hale getirelim,” deyip de durumu daha kötü hale getirmelerinden kaynaklanıyor. İnsanlar da bakıp, “Evet evet, böylesi daha iyi. Diğerleri gerici insanlar. Ama biz bir tane zalimi alaşağı edip gerçek medeniyeti getireceğiz,” diyorlardı. Bir zalimi indirdiler ama şimdi bütün millet birer zalime dönüştü. Onları nasıl indireceksin? Sonra da, “Bu kadar karışıklık çok fazla. Çekiliyoruz,” diyorlar. Ve çekiliyorlar. Her taraf yangın yeri olmuş, nesiller boyu insanları yakıyor. Tanıdık geliyor mu? Belki de bölgede istikrar sağlamak değildir asıl ilgilendikleri şey. “Eğer istikrarsızlaştırırsak herkes müdahale olabilir. Eğer şimdi istikrar sağlarsak kimse müdahil olmaz.”

1400 yıl boyunca Orta Doğu’da istikrar vardı. Çünkü doğrudan müdahale olan yoktu. Halife vardı ve İslam hükmediyordu. Değil mi? O halde insanlar neyi ümit ediyor? Eğer bu dünyanın sağlayacağını düşünüyorsanız, yanlış bir ümittir bu. Peki nedir o? Şeyh Efendi ve Şeyh Mevlana Allah ve Peygamberine göre ümit vermek üzerine odaklanmışlardı hep. Kendi nefslerine göre değil. Vadettikleriyle ne ümit etmeniz gerektiğini söyleyen bir takım dergilere göre değil. Reklamların ne söylediğine göre değil. Filmlerin ya da şarkıların söylediğine göre bir ümit veya mutluluk değil. Hayır. Allah ve Peygamberinin, Yaratıcınızın ve Peygamberinizin size ümit etmeniz gerektiğini söylediği şeye göre. Ve “Dünya böyle bir fitnenin içine saplanacak. Oturun ve bekleyin,” diyerek o ümidi 1400 yıl önceden vermişlerdi bize. Buradaki ümit, “Kendinizi hazırlayın. Umutlu olun. Bekleyin ve torunum Hz. Mehdi (as)’ın zuhurunu bekleyin,” demektir.

Bizler umut doluyuz. Bizi hayatta tutan şey bu. Ve bu, Peygamberden gelen bir umuttur. Kendi küçük arzularımıza, küçük dünyamıza, küçük egolarımıza göre bir umut değildir bu. Tutunduğumuz bir şeydir. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) her ne dediyse, gerçekleşir. Biz de dünyada olup bitenlere bakıyor ve üzülüyoruz. Ancak aynı zamanda da bu dünyada yaşananlar Allah (svt)’yı hiç memnun etmiyor , Peygamberi memnun etmiyor, EvliyaAllah’ı memnun etmiyor da diyoruz. Ve kötülüğün yol açtığı, deccalin yol açtığı bu problemlerden kurtulmak, deccali alt etmek, ancak Cennetlerden gönderilen birisiyle mümkün olabilir. Başka kimse yapamaz. Verilen söz budur. Ve de bu bizi tamamen umutla dolduruyor. İşte gerçek umut budur.

Allah, imanımıza sıkıca tutunmamızı sağlasın. İmanımızı artırsın, Şeyhimize sıkıca tutunalım. Bu günlerde umutlarımızı yitirmeyelim. Bize daha fazla itaatkârlık ve daha fazla sadakat bağışlasın.

Ve min Allahu Tevfik.

El Fatiha.

Şeyh Lokman Efendi Hz.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim El-Kıbrisi'nin (ks) Halifesi

New York Osmanlı Dergah

26 Rebiül Ahir 1437

5 Şubat 2016

[1] 4/Nisâ:79

#ŞeyhLokmanEfendi #AhirZaman

95 görüntüleme

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube