• Osmanli Naksibendi Hakkani

''Sufizmi Anlamak''


BismillahirRahmanirRahim

Sufizm, Peygamber Hz.Muhammed (sav) Mekke’den Medine’ye göç ettiği sırada, Ebu Bekir Sıddık(ra) ile mağaraya gizlendikleri zaman başladı. Hz.Muhammed (sav), Ebu Bekir Sıddık’a (ra) kalbine sırları verdi; “Bu kabinle uygulaman gereken şey, kendini temizleyeceksin; seni çevreleyen şeytani güçlerle savaşmak için yeterli gücün ve enerjin olacak.”

Sufizmde, bizim hocalarımız ve şeyhlerimizin bize öğrettiği ilk şey şudur; bir sufi yolda yürürken eğer yolda bir taş görürse, o taşı tekmeleyemez. Buradan başka insanlar geçip, taşa takılıp düşebilir diye düşünerek; saygı göstermeli, eğilip o taşı alıp bir kenara koymalı. Belki göremeyen kör biri geçebilir, yani taşın yerini değiştirmeli. Ama o taşın yerini, onu bir tekme atarak değiştiremezsin; eğilmeli, Yaratıcı’nın adını hatırlamalı, taşı almalı ve bir kenara koymalısın. Bu İslam’da Sufizm ile ilgili olan temel öğretidir ve Sufizm’in özünde nasıl olması gerektiğidir.

Bugünün Sufileri gibi, ellerinde kılıçlar ve silahlarla, etrafa saçılıp keserek değil. Bu Sufizm değildir. Biz buna uymuyoruz, bizim izlediğimiz bizi doğruluğa götüren esas olan yoldur ve bunu izleyen tüm insanlık için geçerlidir. Bu olaylara bakışındaki tutum ve tavır, bağlı olunan rehbere göre, şeyhe göre değişebilir.

Benim rehberim, çok kutsal, mübarek biri; Şeyh Nazım el-Hakkani. O çok alçak gönüllüdür, çok içten biridir. Sevgi doludur; ama egoyu kandırmaya, aldatmaya, sınamaya ve eğitmeye geldiğinde de çok katıdır. Bu konularda bizim üzerimizde de çok katıydı. Onu bu yüzden sevdik, çünkü bizi çok sıkı tutuyordu. Eğer öyle olmasaydı, ben sahip olduğum karakterimle bugün terörist olurdum. Ama o bize karşı çok sertti ve biz, bir karıncaya bile zarar vermekten çekinirdik ve “Bu Allah’ın bir yaratımı, Allah bu karıncayı özel olarak yarattı, biz ona dokunamayız, ona zarar veremeyiz.” diye düşünürdük.

Sufizm hakkında yazılmış birçok kitap var. Sufizm ile ilgili ortaya atılmış birçok fikir var; onun 800’lü yıllarda geldiğini ya da Peygamber (sav) göç ettikten 400, 500, 700 yıl sonra geldiğini söylüyorlar. Sufizm Peygamber(sav) ile birliktedir. O ve onun sahabeleri, Sufizmi yaşıyorlardı. O zaman bunun bir adı yoktu; onlar yaşantılarıyla ‘Sufi’ lerdi. Sufizmin kendisini yaşıyorlardı.

Onlar bu dünyadan göç ettiler. Onlardan sonra gelen tüm isimler; örneğin Mevlana Celaleddin Rumi, tüm Batı dünyasının bildiği başlıca sufilerden, Şeyh Muhiddin İbni Arabi, yine Batı’nın bildiği bir isim… İnsanlar Sufizmi yaşayan bu kişilere o zamanlarda çok saygı gösteriyorlardı. Bugün Konya’ya giderseniz; o zamanlar Konya, Hristiyanların, Yahudilerin, Müslümanların beraber yaşadığı bir şehirdi ve Şeyh’in yeri herkese açıktı ve herkes oraya ibadet etmeye giderdi. Herkes orada kendi inandığı şekilde ibadet ederdi. Onlar ayrılmadılar. Şeyh Muhiddin İbni Arabi bu dünyadan göç ettikten sonra, herkes onun tabutunu taşımak için can atıyordu. Çünkü Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar ona derin bir saygı gösteriyordu. Tabi ki de bugün böyle bir durumla karşılaşmıyoruz. Günümüzde de onlar gibi olan Azizler, Evliyalar var ama onlar kendilerini gizliyorlar. Dışarısı ise zalimlere kaldı, şimdi etrafta, insanları kışkırtanlar var.

Bu durumda da ilahi bir sır var. Allah bize iyi olanlarla, doğru olanlarla beraber olmamızı söylüyor. Önce kendimizi test etmeli, kontrol etmeliyiz. Kendimizi iyi hale getirmeliyiz. Ondan sonra kimseyi ayırmadan, diğerlerine ulaşmayı deneyebiliriz. Evliyaların, yaşamış ve yaşayan allah dostlarının daimi görevi, Rablerini memnun etmek… Öncelik, Rabbimizi memnun etmek... Öncelikleri, yapabildiği kadar ibadet etmek ve boşa zaman geçirmemek ve Allah’ı kalpleriyle hatırlamak. Allah’ı isimleriyle hatırlamak, onun ilahi isimlerini anmak. Beraber, cemaat ile zaman geçirmek ve dünyevi işler ve zevklerle çok fazla ilgilenmemek. Ama esas amaç, Rabbinin senden memnun olmasını sağlamak, kendini öteki dünyaya, Ahiret hayatına hazırlamak. Çünkü bu hayat, gelip geçicidir.

Tabi ki hayatını kazanmak için çalışmalısın, ama kendinden geçerek “Bu odaya sahibim, benim için yeterli değil daha büyüğüne sahip olmalıyım” dememelisin. Kendini durdurmak için bir yol bulmalısın ve “Bu benim için yeterli, burada yaşayabilirim, bir yere sahip olmak zorunda değilim.” diyebilmeli, değişmeğe başlamalısın.

İşte o zaman, materyalist olmak, maddenin peşinden koşmak, kapitalist olmak yerine, Rabbinle olmaya başlarsın. Onu daha fazla hatırlarsın. Daha fazla zikir yaparsın, daha fazla hatırlarsın ve daha fazla inzivaya çekilirsin. Bu dünyadan bir adım atıyorsan, ahirete de bir adım atarsın. Yani, bir köprü olmaya başlarsın. Zamanın geldiğinde kendini bu dünyadan gitmeye hazırlarsın; kolayca ve hızlıca. Bu Sufizmin temel öğretisidir; insanın kendini hazırlaması, nasıl baktığı ve ne umduğu ve öteki dünyaya ne gönderdiği. Çünkü daha önce söylediğim gibi, bu dünya cennet için bir zemin oluşturuyor. Burada ne yetiştiriyorsak, öteki tarafta onu toplayacağız.

Sufizm, Tasavvuf olarakta adlandırılıyor. Tarikat ise yol demektir. İnsanları bu dünyadan ahirete götüren yol. Bu ‘Tarikat’ sözcüğünün gerçek anlamıdır. Tarikat, yoldur, bizler Nakşibendi yolundayız. Nakşibendiler, kalpte yoğunlaşırlar ve daimi olarak kalpte çalışırlar. Nakşibendiler, Allah adını kalbe ‘nakşetmeye’ ve dışarıdan gelen her şeye bir ‘bend’, engel koymaya çalışırlar. Diğer tarikatlar, inzivaya çekilme ve kalp gözünün önündeki perdeleri kaldırmada yoğunlaşırlar. Ama bizler kalpte yoğunlaşıyoruz; kalbimize mührü koymaya çalışıyoruz. Öncelikle Yaratıcımızın, Rabbimizin mührünü, onun adını koymaya; sonra onun yaratımının sırlarını anlamaya çalışıyoruz.

Sufizm, Ehli Suffa zamanından geliyor. Ehli Suffa, o zamanda Peygamberin (sav) etrafında yaşayan sahabelerdir. Onlar, Peygamber (sav)’in evinin yanında, arkasında, hemen etrafında otururlardı. Tüm gece boyunca oturup, dua ediyorlardı. Gece boyunca Kuran okuyorlar ve öğreniyorlardı. Çünkü İslam’da gece vakti ibadet çok önemlidir. Uykundan feragat etmeli ve gece 3’te, 4’te kalkmalı, herkes uyurken Rabbinle beraber olmalısın. İşte o insanlar bunu yapıyordu. Kendilerine Ehli Suffa diyorlardı. Onlar kendilerini temizlediler. Onlar tertemiz. Bu Tasavvuf’un gerçek anlamı, gerçekten yaşanışıdır. Kendini temizleyen insanlar, mükemmelliğe erişen, mükemmel olan seviyeye erişen…

O zamanın şeyhleri ve benim şeyhim, o mükemmelliğe erişti. Herkese bir sır verilmiştir. Herkes, kalbinde ilahi bir sırra sahiptir. Ve şeyhler, insanların kalplerinde olan o sırrın, nasıl açığa çıkacağını bilirler. Nasıl temizleneceğini ve nasıl sunulacağını bilirler. Tıpkı bir elmas gibi… Madende en aşağıya gidersin, büyük bir taşı dışarı çıkarırsın, parçalara ayırırsın; küçük parçalar elde dersin. O taşı, güzelleşmesi için, kendisini göstermesi için fırçalarsın, kesersin, yontarsın ve sonunda gerçek özüne ulaşırsın. Bizler de insan olarak, hepimiz bir sırra sahibiz.

Peki, senin sırrın ne?

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim el-Kıbrısi el-Rabbani (ks)

6 Muharrem 1425

27 Şubat 2004

#ŞeyhAbdülKerimHz

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube