• Osmanli Naksibendi Hakkani

Salebe'den Ders Alın


BismillahirRahmanirRahim

Dünyanın birçok farklı şekli vardır; dünya sadece altın ya da koyun getirmez. Bunlar dünyanın birer simgesidir. Peki dünya nedir? Şeyh Efendi'nin sohbetinde bahsettiği gibi, “Sizi Allah'tan uzaklaştıran her ne varsa, dünyanız da odur.” Allah bize anlayış versin, bundan ders çıkarmamızı sağlasın. Salabe gibi olmayalım. Ebu Salabe’nin hikayesini biliyor musunuz? Anlatayım.

Salabe, Peygamber Efendimiz (sav)'in sahabelerindendi. Hiçbir malı yoktu, hiçbir grubun, topluluğun mensubu değildi. Sadece mescidde yaşıyordu. Yani bu bahsettiklerimiz kimler oluyor? Ehl-i Suffa. Kimileri onları hakiki Sufiler olarak adlandırır. Çünkü dünyayla hiçbir bağlantıları yoktur; tek yaptıkları mescidde durup, mescidle ilgilenmek ve Allah’ı anmaktır. Peygamberimiz gelip,

“Ne yapıyorsunuz?” diye sorduğunda,

“Burada oturup Allah’a şükrediyoruz. Sadece oturup, Allah’ın seni bize gönderişini düşünüyoruz ya Resulullah,” diye cevap vermiş; Peygamberimiz (sav),

“Gerçekten samimi misiniz? Gerçekten bunu mu yapıyorsunuz?” diye sorduğunda,

“Evet ya Resulullah. Sadece seni gönderdiği için Allah’a şükrediyoruz,” demişlerdir.

Ve Peygamberimiz buna çok özel bir mükafat bağışlamıştır. Bu Hadis Mevlide, Salavat getirmeye, Peygamber Efendimiz (sav)’ı bize gönderdiği için Allah’a şükretmek amacıyla, herhangi bir şekilde insanların bir araya gelip toplanmasına izin veren açık bir hadistir. Ebu Derda Hz., Ebu Hureyre Hz. ve Ehl-i Suffa arasındaki daha niceleri için Mescid-i Nebevi’de ayrılmış özel bir kısım vardı. Tabii bu şeytan vehhabiler teberrük olan, mübarek bulunan herhangi bir yere veya herhangi bir şeye karşı nefret besledikleri için, hepsinin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Aslında mescidin her bir köşesi farklı farklı hadiselerle, farklı hallerle dolup taşar çünkü Ehl-i Suffa oturmuştur orada. Mescidden çıkıldığında, başka bir yerde ise daha farklı bir rahmet vardır, çünkü Peygamber Efendimiz (sav)’ın tükürdüğü kuyu oradadır. Farklı farklı yerler... Siz de buralara gittiğinizde, orada bulunmuş olan Peygamber Efendimiz (sav)’ın maneviyatıyla feyz bulursunuz ve imanınız daha da güçlenir.

Salebe de onların arasındaydı. Ancak Salebe’nin kalbi orada değildi. Kalp, önemlidir. On yıl, yirmi yıl fiziksel olarak orada bulunabilirsiniz, fakat kalbiniz orada değilse bunun hiçbir anlamı yoktur. Salebe bir gün Peygamber (sav)’a gitti, “Ya Resulullah,” dedi, “lütfen benim için dua buyurunuz; varlıklı olayım, zengin olayım ki diğer Müslümanlara yardım edebileyim.” Birçok Müslüman böyle düşünüyor, değil mi? Fakat işin sonunda çoğu sadece kendilerine yardım ediyor. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) ona baktı ve,

“Ya Salebe, Peygamber gibi yoksul olmayı istemez misin?” diye sordu.

“Evet ya Resulullah, ancak....”

İnsanlar nasıldır bilirsiniz. Efendimiz (sav) bir şey demedi. Gayet açık, eğer Peygamber hiçbir şey demiyorsa, bu ne demektir? Nasıl ki Hz. Peygamber (sav) başını çevirdiğinde, bakmıyor demektir, ısrar etmezsin; aynen bunun gibi. Fakat Salebe ısrar etti. Başka zaman tekrar gelip,

“Ya Resulullah, lütfen benim için dua et,” dedi.

Efendimiz sessizliğini korudu, öylece yürüyüp gitti. Üçüncü defa da gelip aynısını istediğinde, çünkü artık zorluyor, o vakit Hz. Peygamber (sav) ellerini açtı ve onun için dua etti.

Şimdi, aklı olmayanlar ya da aklını kendi nefsinden veya şeytandan alanlar, “Peygamber onun için dua etti. İzin vermişti. Anlamıyor musunuz, dua etti. İçinde rahmet var,” diyecekler. Fakat anlayış sahibi kişiler, Kur’an’da “Akıl sahibi kişiler,” olarak bahsedilenler, Peygamberimizin ısrarla, kendi iradesi dışına itildiğini bilirler. Çünkü bu tamamen irade ile ilgili, öyle değil mi? Dünyada birçok kötülük oluyor. Bunların olmasına izin veren kim? Allah (svt). Allah’ın izni olmadan ne bir yaprak ne de bir dal düşebilir yeryüzüne. Peki Allah neden kötülüklerin olmasına izin veriyor? Bazı akılsızlar, “Allah izin veriyor, çünkü böyle olmasını istiyor,” diyorlar. Allah’ın bir şeyin olmasına izin vermesi başka şey, o şeyin meydana gelmesinde Allah’ın istek ve rızasının olması tamamen başka şeydir. İkisini birbirine karıştırmayın. Allah (svt), Şeytanın insanı yoldan çıkarmasına izin veriyor; değil mi? Kimse çıkıp da, “Allah bundan memnundur,” diyebilir mi? Şeytanın bizi kandırmasından Allah razıdır, diyebilir mi kimse? Öyle olsaydı Allah (svt) neden 124.00 Peygamber ve sayısız Evliyaullah’ı bizi şeytandan kurtarsınlar diye göndersin ki?

Kısacası Allah’ın iradesinin başka, O’nun rızasının başka şey olduğunu anlamalıyız. Hz. Peygamber (sav) ellerini açtı. Bir kere Peygamber diledi mi, anında gönderilir. Çok geçmeden yalnızca tek bir kıyafete sahip olan, hatta tam örtmedikleri için bazen birbirleriyle paylaşan Ehl-i Suffa'dan olan fakir Salabe… Bakın bundan fersah fersah uzaktayız. Bunu taşıyamayız. Taklit dahi edemeyiz. Bize her ne geliyorsa vermek durumundayız. Ve biliyoruz ki, bu yolda ne kadar verirsek daha da fazlası geri gelmektedir. Daha fazlası geldiğinde, artık bir yük haline gelir. İnanın bana, anlıyorum. Daha da fazla veriyoruz, daha da fazlası geliyor. Böylece olunca da bir yük haline gelir, çünkü ateşi hissedersiniz. Diğerlerinin hakkıdır. Artık sizin olmaktan çıkar. Size ait değildir. Vermediğiniz takdirde çok rahatsız hissedersiniz; paylaşmazsanız çok rahatsız olursunuz.

Çok geçmeden birisi Salabe’ye bir koyun bağışladı. O koyunu besliyordu. Kısa bir zaman geçmişti ki koyun ikiz doğurdu ve o ikizler de ikiz doğurdu. Böylece çoğaldıkça çoğaldılar. Orada, Peygamberin Mescidi’nde, ona hizmette bulunan Salabe… Peygamber Efendimiz (sav)’in Mescidi’nde hizmet etmenin şerefini bir düşünün. Koyunlara bakmak için o mescidden çıkmak zorunda kaldı. Niyeti, Peygamber Efendimiz’le konuşurken ağzından çıkan sözler, insanlara yardım etmekti. Daha da fazla dışarıda kalmaya başladı. Biraz daha ortalardan kaybolmaya başladı. Artık Mescid’de, Dergah’ta kalmaz oldu.

Bir gün Peygamber Efendimiz (sav), “Salabe nerede?” diye sordu. Sahabeler başlarını önlerine eğdiler ve, “Ya Resulullah, en doğrusunu siz bilirsiniz,” dediler. Çünkü önceden her an orada bulunurken, artık günde bir kez gelir olmuştu. Meşguldü. Günde bir kere gelirken, haftada bir gelmeye başladı. Haftada birden, ayda bir gelir hale geldi. Çünkü sürüsü gittikçe daha da büyüyordu. Bir gün, Allah (svt)’nın zekat verilmesi ile alakalı ayeti geldiğinde, Peygamberimiz, “Gidin ve zekat toplayın,” diyerek iki Sahabe’yi gönderdi. Bu Allah’ın emri. Paylaşmak, sadece paylaşmak da değil, onun senden kaynaklanmadığını bilmek imanımızın şartlarından biridir. Varlığın sürekli dolaşmasını sağlamalısın. Sirküle olmalı. Çok fazla mal mülk, para sahibi olup da onun üzerine öylece oturmak hem günah hem de imanımız için bir felakettir. İstiflemek, biriktirip üstüne oturmak, hareket ettirmemek hem bireysel olarak çok fenadır, hem topluluk için hem de tüm dünya için çok kötü bir şeydir. İki Sahabe, zekat toplamaya gittiler. Salabe’ye geldikleri zaman, artık Salabe’nin yüzlerce koyunu vardı.

“Selam aleykum.”

“Aleykum Selam. Allah’ın Elçisi’nin buyruğu üzerine, sahip olduklarının zekatını toplamak için geldik.”

Salabe onlara şöyle bir baktı. Bir süre düşündü ve, “Şurada yaşayan başka biri daha daha var. Bana biraz daha zaman tanıyın. Neden önce oraya gidip, onun zekatını toplayıp bana gelmiyorsunuz?” diye sordu. Sahabeler birbirine baktı. Hiçbir şey söylemediler. “Eyvallah,” deyip diğer Sahabe’nin yanına gittiler.

Bu Sahabe, Salabe’den daha zengindi ancak bunu yapmasına izin verilmişti. İcazet sahibiydi. İki Sahabe kendisine gelip, “Emir şu şekilde,”dediklerinde, basitçe anlatırsak, “sahip olduğunun kırkta biri verilmeli; onu almamız gerek. Bu yetimlerin hakkıdır, dulların hakkıdır, diğer fukaraların hakkıdır, vermek zorundayız,” dediklerinde o Sahabe, “Zekat mı?” dedi

“Evet.”

“Alın, her şeyimi alın,” dedi, “Sadece kırkta birini değil.”

Ancak Sahabeler, “Hayır. Emir sadece kırkta birini buyurmaktadır,” dediler.

“O zaman en güzelini alın,” dedi.

Onlar ise, “Hayır,” dediler, “yapamayız. Kurala bağlı kalmalı ve de adil olmalıyız.”

Nihayetinde o kişiden zekatı alabildiler. Geri dönerken yeniden Salabe’ye gelip,

“Zekat için geldik. Sahip olduklarının kırkta biri geri gelmeli. O Müslüman ümmetine ait,” dediler.

Ebu Salabe onlara baktı ve, “Ne yani? Muhammed şimdi de rüşvet mi istemeye başladı?” dedi.

Bu ne anlama geliyor? Bu demek oluyor ki, o hastalık her zaman kalbindeydi aslında. Ve Efendimiz (sav), bu hastalığı anlamıştı ve onun mescidden dışarı çıkmasına mani oluyordu. Çünkü sende o hastalık varken bir kere dışarı çıkarsan, hastalık gün yüzüne çıkıp seni ele geçirecek. Peygamber Efendimiz (sav) ile yaşayan, onunla beraber yiyen, uyuyan, arkasında namaz kılan biri nasıl olur da… Bakın, Efendimiz (sav)’in Mescidi var, Efendimiz (sav) de hemen yan odada yaşıyor, orada uyuyor. Nasıl olur da yıllarca bu şekilde; Habibullah’ın yanı başında yaşayan biri, Ayı ortadan ikiye yarabilen, Kab-ı Kevseyn’de bulunan Habibullah’ın yanı başında yaşayan birisi nasıl olur da hala içinde kötülük barındırabilir? Nasıl böyle olabilir?

Çünkü insan kötülüğü salıvermek için kalbini açmıyorsa, o kötülük her zaman orada kalacak demektir. En tehlikeli şey, insanın nefsidir. Peygamberin yanıbaşında durabilirsiniz, kendisinin hanımı olabilirsiniz, aynen Hz. Musa’da olduğu gibi yeğeni olabilirsiniz, kan bağı sizi asla kurtaramayacaktır. Eğer nefsteki o kötülüğü çıkarmadıysanız, onu kontrol altına almadıysanız… Saklayabilirsiniz. Ancak eğer kontrol edemiyorsanız, eğer dışarı çıkarıp ne olduğunu anlamıyorsanız, gizlemek sizi kurtaramayacaktır. Çünkü sadece oyun oynuyorsunuz. Çünkü o kötülük hala orada. Ve serbest kalmak için fırsat kolluyor ki, böylece o kişi de kendini özgür hissetsin.

Mescid’in Salabe’ye ağır gelmediğini mi zannediyorsunuz? Ağır gelmediyse, o zaman neden ayrıldı? Eğer Mescidin hakikatini anlayabilmiş olsaydı, neden ayrılsın? Değil mi? Eğer kalbini açıp, yağan Rahmeti anlayabilse, bir insan neden ayrılmak istesin ki?Hacca ya da Umre’ye gitmiş olanlarımız, Mescid-i Nebevi’ye girdiğinizde hiç ayrılmak istemediniz, değil mi? Ve sadece bir gün, iki gün oradaydınız. O Mescid’de gerçekten bulunmuş, Peygamber (sav)’e hizmette bulunmuş birini düşünün, “Ayrılmak istiyorum,” diyor.

Salabe kendisinin farkında değildi. Eğer kendini bilseydi, sadece oyun oynadığını, öylece içinde tuttuğunu görürdü. Açmıyordu, çabalamıyordu. Yani, “Bu kötü bir şey değil ki,” diyordu, “benim bakış açım bu şekilde.” “Bu yalnızca benim fikrim. Kötü bir şey değil, neden ondan kurtulmam gereksin?” Öylece kanser gibi kalıyor içeride. Salabe söyleyeceğini söyledi. Sahabeler çok şaşırdı, hiçbir şey söylemeden. “Eyvallah,” deyip çıktılar.

Geri döndüklerinde, Peygamber Efendimiz (sav) tebliği iletmeleri ve zekat toplamaları için gönderdiği zekat memurlarını gördü. Daha uzaktan geldiklerini gördü, bakıp başını salladı ve, “Ah Salabe!” dedi, “Kaybettin. Kaybettin. Ve de kaybettin.” Üç defa tekrar etti bunu. Eğer Peygamber bunu üç defa tekrar ediyorsa, oldukça ağır bir durumdur. Sahabelik unvanını kaybettin. Dünyayı da kaybettin, Ahireti de kaybettin. Efendimiz, memurlarını bu şekilde buyurdu. Memurları da, “En doğrusunu siz bilirsiniz. O böyle söyledi,” dediler. Efendimiz (sav) sordu,

“Salabe hiç içinizden birilerine yardım etti mi? Kime yardımda bulundu?” Herkes başını önüne eğdi. Efendimiz bir daha Salabe’yle ilgili hiçbir şey yapmadı.

Peygamber Efendimiz (sav) bu dünyadan ayrıldıktan sonra, Salabe birazcık uyanmaya başladı ve zekatını Ebu Bekir Sıddık’a göndermeye başladı. Hz. Ebu Bekir Sıddık reddetti. Hz. Ebu Bekir Sıddık bu dünyadan göçtüğünde, Halife Hz. Ömer oldu. Salabe daha da sıkıntı duymaya başladı. Hz. Ömer’in nasıl olduğunu bilirsiniz. Salabe’nin zekat olarak gönderdiği bütün servetini bir mesajla geri iade etti: “Peygamberimiz zamanında zekat vermedin. Ebu Bekir senin zekatını reddetti. Neden benim kabul edeceğimi zannediyorsun? Eğer bir kez daha gönderirsen, başını omuzlarından ayrılmış bil.” Hazreti Ömer’in adaleti işte böyleydi. Salabe en zengin insan olabilirdi, yani kalbinin istediği bu şekildeydi ve onu elde etti. Bazı insanlar koyun değil de, etki sahibi olmak ister, bazıları Şeyh olmak ister. Bazıları da insanların onları övmesini ister. Kalbiniz her neye meyilliyse, her şeye sahip olsanız dahi, eğer Peygamber (sav) sevgisi veya onun varislerinin sevgisi yoksa kalbinizde, hiçbir manası yoktur. Dünya Ahiret kaybetmişsiniz demektir. Bu bize bir derstir.

Hiçbir zaman ama hiçbir zaman Ebu Salabe’den daha iyi olduğunuzu düşünmeyin. Hiçbir zaman. Onun yanına bile yaklaşamayız. Efendimiz (sav)’i bir kere kendi gözleriyle gördüyse, elini bir kez öpmüşse bile onun makamı şu an bu dünyada yaşayan herkesten üstündür. Ancak o en yüksek mevkiden aşağı düştü çünkü kalbindeki kanseri anlamıyordu. Doktorların onu tedavi etmesine izin vermiyordu. O kanseri kanser olarak değil, bir arkadaş olarak görüyordu. Ve de sabırsızlıkla serbest kalacağı anı bekliyordu. Ve görüyorsunuz ki, o an geldiğinde aslında Peygamber’e (sav) karşı iş yapmış oluyor. Zekatını vermiyor. İslam’ın şartlarındandır bu, değil mi? Bu aynen birinin, “Ben namaz kılmayacağım,” demesi gibidir. Hakk’a karşı gelerek iş yapmaktır.

Bu hepimize ibret olsun. Ondan daha iyi durumda olduğumuzu düşünemeyiz. Çok fazla şey yapmıştı. Biz hiçbir şey yapmadık. O hale düşmemek için kendimize dönüp bakmamız gerek. Burada, Dergah’tayız. Dediğim gibi, kalbinde Cennet olduğu zaman burayı da Cennet’e dönüştürürsün. Ancak kalbin dünya ile doluysa, burası da Cehennem olacaktır.

Allah bizi eman dairesinde tutsun inşaAllah. Bundan ders çıkaralım, daha iyi olalım inşaAllahu Rahman. Allah bizi bağışlasın, acizliğimizi affetsin. Şeyhimizin cübbesine sıkı sıkı tutunalım, hiç bırakmayalım inşaAllah.

Ve min Allahu Tevfik.

El Fatiha.

Şeyh Lokman Efendi Hz.

Sahibul Seyf Şeyh Abdülkerim El-Kıbrisi'nin (ks) Halifesi

Osmanlı Dergahı, New York

27 Şevval 1438

21 Temmuz 2017

Sohbetin İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

#ŞeyhLokmanEfendi #PeygamberEfendimizsav #Zekat

91 görüntüleme

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube