• Osmanli Naksibendi Hakkani

Kul Tövbede Durur


BismillahirRahmanirRahim

Elhamdüllillah, Elhamdüllillah, Elhamdüllillah, rabbil alemin vessalatu ve salamu ala Resuluna Muhammedin ve ala alihi ve Sahbihi ecmain nahmadullahu te’ala ve nastağhfiruh ve naşhadu an-lailaha ilallahu vahdahu la şerike leh ve naşhadu enne Seyyidina Muhammedin Abduhu ve Habibuhu ve Resuluhu Sallallahu Alayhi ve ala alihi ve ezvacihi ve eshabihi ve etbaihi.

Hulefail raşidin mahdin min ba’di vuzerail immeti alal tahkik. Hususan minhum alal amidi. Hulefai Resulillahi ala tahkik. Umara il müminin. Hazreti Ebu Bakr ve Ömer ve Osman ve Ali. Ve ala bakiyati ve Sahabe-i ve tabiin, RıdvanAllahu te’ala aleyhim ecmain. Ya eyyuhel müminin el hadirun, ittakullaha te’ala ve ati’uh. Inna Allaha ma allathina-takav vel-lathina hum muhsinin.Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Ve Salatu ve Salamu ala Eşref al-Enbiya’i ve İmam el-Murselin, Seyidina ve Mevlana Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Resulullah (sav), Hutbesinde şöyle bildirmiştir:

Şüphesiz hamd, Allah'a mahsustur. O'na hamd eder, O'ndan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın doğru yola ilettiğini hiç kimse saptıramaz. Saptırdığını da hiç kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka ibadete layık bir ilah yoktur. O tektir, ortağı yoktur. Sözlerin en güzeli Allah'ın Kitabı’dır. Allah, kimin kalbini Kur'an'la süsler ve onu küfürden sonra İslamiyet’e girdirir, o da Kur'an'ı insanların sözlerine tercih ederse, işte o kimse kurtuluşa ermiştir. Şüphesiz Kur'an, sözlerin en güzeli ve en belağatlisidir. Allah'ın sevdiğini seviniz! Allah'ı bütün kalbinizle seviniz! Allah'ın Kelâmı’ndan ve Allah'ın Zikri’nden usanmayınız. Allah'ın kelâmına karşı kalpleriniz katı kalmasın. (Resullullah (as)’ın Hutbesi, İbn İshak)

Ayın on dördü, karanlığın nuru, engin hazinelerin sahibi, Kıyamet Günü günahkarların şefaatçisi, selametin habercisi Muhammed bin Abdullah (asvs)’a, ehl-i beyti ve ashabına salatü selam eyle. (Muhyiddin ibn Arabi Hz. (ks)’ın Salavatı)

Ve tüm salatü selamlar Hulefai Raşidin, Hz. Ebu Bekir Sıddık, Hz. Ömer el Faruk, Hz. Osman el Gani ve Hz. Ali el Murtaza ile Kıyamet’e dek onları izleyenlerin üzerine olsun.

Allahümme barik lena fi Receb ve Şaban, ve belliğna Ramazan.

Ya Rabbi, Receb ve Şaban aylarını bizlere mübarek kıl ve bizleri Ramazan Ayı’na eriştir.

Elhamdülillah, Allah (svt) Regaib Kandili’nin hemen ertesindeki bu mübarek günle nimetlendirdi bizi. Allah (svt), takvimindeki bu mübarek gün ve geceleri, yarattığı kullarının kendisine dönmesi için birer bahane, birer vesile kılıyor. Peygamber Efendimiz (asvs) bildiriyor:

“Meleklerin, arzu duyulanların bahşedildiği gece olarak andığı Leyletül Regaib’i, Receb Ayı’nın ilk Cuma’sını ihmal etmeyin. Çünkü gecenin ilk üçte birlik kısmı geçtiğinde, ne semada ne de yeryüzünde tek bir melek dahi kalmayacak. Bir yer hariç. Hepsi derhal Kabe’nin etrafına toplanmış olacak. Allah (svt), oraya toplanmış olduklarını bildirecek ve:

“Meleklerim, ne isterseniz benden dileyin,” diye buyuracak. Onlar ise şöyle cevap verecekler:

“Ya Rabbi! Sen’den, Receb ayında iman ile oruç tutanları bağışlamanı arzu ediyoruz.”,

Bunun üzerine Allah (svt), “Bunu çoktan gerçekleştirdim,” diye buyuracak. Gavsul Azam Şeyh AbdülKadir Geylani Hz’den iletilmiştir.

İşte geçmiş olduğumuz gece, içinde bulunduğumuz gün budur. Allah (svt), bize Kendisine ibadet etme, O’na itaat etme, O’nun izinden koşma fırsatı vermiş ve bizim yerimize bağışlanma dilemeleri için de melekleri yaratmıştır. O Allah’tır; Rahmetlilerin en Rahmetlisi Rabbimiz’dir. O Allah ki, Rahman ve Rahim, Gaffar ve Tevvab isimlerine sahiptir. O Allah ki, Peygamber Efendimiz (sav) Hadis-i Şerif’inde şöyle tasvir etmiştir:

“Nefsim kudret elinde olan Zat'a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizin yerinize günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim koyar ve onları mağfiret ederdi.” (Müslim)

Allah (svt), mağfiret etmeyi sever. Bizi, aciz kullarını affetmeyi sever. O yüzden Peygamber Efendimiz şöyle dua ederdi:

“Allah'ım Sen affedicisin, affı seversin, beni de affeyle.” (İmam Ahmed bin Hanbel, Müsned)

Peygamber Efendimiz (sav), hatalardan, kusur ve noksanlıklardan münezzeh, mükemmel bir zattır. Ancak yine de oturup gözyaşı döker, Allah (svt)’dan af dilerdi. Öyle ki, namaz kılmaktan ayakları şişerdi; Hz. Ayşe (ra) kendisine neden bu kadar sıkıntı çektiğini sorduğunda,

“Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap verdi. (Buhari)

Eshab-ı Kiram, Peygamber Efendimiz (sav) ile beraber yaşamışlardı. Kimisi onunla namaz kılmış, kimisi beraber zikir yapmış, savaşlarda yan yana çarpışmış, onunla seyahat etmiş, onunla beraber acı çekmişlerdi. Onun için her şeylerini feda etmişlerdi. Cebrail Aleyhisselam’ın Sema’dan inip, Efendimiz (asvs) ile konuştuğunu görmüşlerdi. Kimileri doğrudan Allah (svt)’nın Selamını almış, kimisi henüz daha bu dünyadayken Cennet ile müjdelenmişti. Ancak yine de rahatça oturup, “Artık kurtuluşa erdik. Rahatlayabiliriz. Çünkü Allah bizleri seviyor, bizleri kurtuluşla müjdeledi,” dememişlerdir. Asla. Sürekli Allah’a karşı korkuyla titrer, alınları secdede Allah (svt)’dan af dilenirlerdi. Allah’a karşı en çok korku duyan, Aşere-i Mübeşşere’den, yani henüz bu yeryüzünde yaşarken Cennetle müjdelenmiş olanlardan bulunan, Resul-i Ekrem Efendimiz (sav)’in, “Benden sonra bir Peygamber olsaydı, o Ömer olurdu,” dediği Hz. Ömer el Faruk’tu. Yalnız kaldığında kendi nefsini şöyle azarlardı:

“Ya Ömer bin Hattab! Müminlerin emiri! Vallah, ey Hattab’ın oğlu, ya Allah’tan korkarsın ya da azaba uğrarsın.”

Yüzüne dağlanmış iki siyah çizgi vardı. Hep geceleri ağladığı, kendini hesaba çekip yargıladığı için yüzünde inen iki siyah çizgisi vardı. Bu dünyadan göçmek üzereyken, ki Şehid olarak göçüyordu, hiç durmadan kendine, “Allah Ömer’i affetmezse hâli nice olur?” diyordu.

Bizim örnek aldığımız kişiler bunlardır. Ancak her günahı işleyip, her türlü zulme ortak olan, dünyayla evlenip, Ahireti boşayan günümüz Müslümanları, Allah (svt)’dan af dilemeyi terk etmiş durumdalar. Tövbe istiğfarı, Hristiyanlardaki vaftiz edilmeye çevirdiler. “Sadece bir kere Allah (svt)’ya tövbe et, pür-i pak temiz ol, sonrasında ebediyen kurtulmuş olursun,” diyorlar. Nasıl bir din bu? Resulullah (sav) ve Eshab-ı Kiram’ın dini değil bu. İslam düşmanlarının, Müslümanları Sırat-ı Müstakim’den saptırmak kullandıkları, ahir zamanın sahte dini bu. Tövbe, İslam’da bir seferlik bir eylem değildir. Tövbe, bir yaşam biçimidir İslam’da; bir tutumdur. İslam’da tövbe, Allah’tan korkma, bir anlayıştan, kavrayıştan ve Allah’a duyulan sevgiden doğar. Allah’tan korkma şu anlayış ile gelir: “Ben bir kulum. O benim Efendim. Bu dünyaya O’na hizmet etmek için, O’nu bilmek için gönderildim. Ve başarısız oluyorum. Rabbimden beni affetmesini, kabul buyurmasını dilemeliyim.”

Günümüz Müslümanları Allah ile olan o kulluk ilişkilerini yitirdiler. Kendilerini Sahabelere ortak koşuyor, Peygamber (sav)’e, Allah (svt)’ya ortak koşuyor ve “Bu dini değiştireceğiz. Bu dinin kemale ermiş olduğunu söyleseniz de, biz tamamladık. Ve değiştirmek istiyoruz. Biz de sizin gibiyiz; tıpkı sizde var olduğu gibi, bu din bizim de içimizde var.” diyorlar. Bu pek de gizli olmayan şirki işleyip, Allah (svt)’ya meydan okuyarak kendi ilahlıklarını ilan ediyorlar. O yüzden Kur’an-ı Kerim’in ayetlerine karşı çıkıyor ve, “Bizim hiçbir şeyden korkumuz yok,” diyorlar. O yüzden Peygamber Efendimiz (sav)’in bütün Hadislerini inkar edebiliyor ve o Hadisleri aktaran Sahabelerden kuşku duyup, “Biz kurtuluşa erdik,” diyebiliyorlar. Bu yüzden, 1400 yıl boyunca Evliya, Şüheda ve Salihlerle aktarılmış olan dini çarpıtabiliyor ve, “Allah en çok bizi seviyor,” diyebiliyorlar. Bunu yapabiliyorlar, çünkü Allah (svt)’ya ortak koşarak kendilerini ilah bellediler. Ancak Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Allah (svt), Yasin Suresi’nde insanın içindeki hastalığı şöyle tasvir ediyor:

BismillahirRahmanirRahim

“İnsan görmez mi ki, biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.” (36/Yâsîn:77)

Günümüz Müslümanları, artık Allah’a apaçık düşman kesilmiş durumda. Allah Celle ve Alâ’yı karşılarına alıp, “Senin bizim üzerimizdeki Hükümlerine ihtiyacımız yok. Bize din vermene ihtiyacımız yok. Bize verdiğin Peygamberlere ihtiyacımız yok. Senin Yeryüzü’ndeki Gölge’ne ihtiyacımız yok. Bizler kendi kendimize yeteriz,” diyorlar.

Tamamen şeytani ve atamız İbrahim Aleyhisselam’ın söylediklerinin tersine gitmektir bu. “Hasbunallah ve nimel vekil,” demek yerine, “Allah bize yeter,” demek yerine aynen Nemrud gibi, “Bizler yeryüzünün tanrılarıyız. Siz ise göklerdesiniz. Bizim hayatlarımıza karışmayın, yoksa Sizi öldürürüz,” diyorlar. Artık gizli bir şey olmaktan çıktı bu. Gayet açık. Dünya liderleri açıkça söylüyor bunları. Tıpkı Nemrud gibi, canı ben verir, ben alırım, diyorlar. Günümüz zalimleri, sanki onların yaratıcılarıymış gibi insanları katlediyorlar. Suriye’de, Yemen’de, Burma’da, Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da, her yerde, zalimler Allah’ın masum kullarının kanını döküyor. Allah korkusunun kalplerde bir yeri kalmamış artık. Gerçek şu ki, aslında artık Allah (svt)’ya inanmıyorlar. Bu yeryüzünün hakimi olduklarına inanıyor ve kimseye bir hesap borçları olduklarına inanmıyorlar. Ancak yeryüzü, cennetler, bu dünya ve yaradılıştaki her şey Allah’a aittir. Bu hayatta Allah’tan korkmuyorlar ancak, Hesap Günü geldiğinde korkacaklar. Peygamber Efendimiz (sav)’in şöyle anlatmış olduğu o gün geldiğinde korkacaklar:

"Allah, Kıyamet günü bütün gökleri dürer. Sonra onları sağ eli ile tutar. Sonra da: ‘Melik benim! Zalimler nerede? Mütekebbirler nerede?’ buyurur. Sonra sol eliyle de gökleri dürer. Ve rivayete göre de ardından: ‘Melik benim! Zalimler nerede, mütekebbirler nerede?’ buyurur." (Müslim)

O gün geldiğinde, onların hesabı, İlahi Hakim tarafından görülecektir.

Tövbe istiğfar hakkında öğretmesi gerekenler, doğru bir şekilde tövbe edebilmemiz için gizlide ve açıkta ne yanlışlar yaptığımızı anlaması gerekenler, Ulema ve Hatibler, Üstadlar ve günümüzün Şeyhleri ile İmamları ve kendilerine Müftü diyen kimseler, bunları yapmak yerine, “Yargılamayın” zikri ile Müslümanların beynini yıkıyorlar. İnsanlar Haricileri, Hz. Ali’nin katillerinin varislerini mi takip etmek istiyorlar? “Yargılamayın. Onları sevmeniz lazım.” İnsanlar zina, uyuşturucu ve alkol hakkındaki şarkıları alıp sözlerini değiştirerek Peygamberimiz (sav) hakkında şarkı mı yapıyor? “Yargılama. Onları sev.” İnsanlar Eshab-ı Kiram’a, Evliyaullah’a ve hatta Peygamberlere hakaret mi ediyor? “Yargılama, sev onları. Çünkü sevgi koşulsuzdur.” Ve insanları, “Ne olursa olsun Allah seni seviyor,” diyerek kandırıyorlar. “Allah’ın sana olan sevgisi koşulsuzdur. O yüzden bizler de herkesi koşulsuz bir şekilde sevmeliyiz,” diyorlar. Seyyidina Muhammed (sav)’in İslam’ı olduğunu iddia ederek, Pavlus’un Hristiyanlığını öğretiyorlar insanlara. Ve bu öğreti, nefse karşı çok yumuşak davrandığı için de, birçok kişi buna kapılıyor. Bu tutum, insanların Kıyamet Günü’nde helak olmasına sebep olacak. Ondan önce de Hz. Mehdi Aleyhisselam, Allah’ın hakikatiyle ve kalbinde zalimlik olan herkesin üzerine Allah’ın gazabıyla gelecek.

Hadis-i Kudsi’de, Allah (svt), Habibullah (sav)’ın dilinden şöyle sesleniyor:

“İzzetime ve celalime yemin ederim ki,” Allah yemin ediyor, “bir kuluma emniyeti ve korkuyu birden vermem: Kulum dünyada azabımdan emin olursa, Kıyâmet Günü’nde ona korku veririm. Kulum dünyada Ben’den korkarsa, kullarımı topladığım gün onu azabımdan emin kılarım.” (İbn Hibbân)

Bugünün modern, şer alimlerinin öğrettiği şey ilim değildir. İstedikleri kadar bütün o icazetlerini, diplomalarını, yüksek unvanlarını, kendilerine bağlı olan farklı farklı üniversiteleri, yüksek öğrenim merkezlerini göstersinler, sahip oldukları ilim tamamen sahte. Çünkü Allah (svt) ile bağlantıda değiller. Allah (svt) hakkında konuşuyormuş gibi yapıyorlar ancak sadece kendilerine işaret ediyorlar. Onlar da Allah’a ortak koşuyorlar. Ancak hakiki ilim, Hz. Abdullah ibn-i Mesud tarafından bizlere şöyle tarif edilmiştir:

“İlim, çok malumat sahibi olmak değil, Allah’tan korkmaktır.” (Ravzat'ul Ukalâ)

Bugün içinde bulunduğumuz deccalin devrinde, Arapça dilbilgisi öğrenmek kurtarmayacak sizin dininizi. Sizin dininizi Tecvid kurtarmayacak. Fıkıh öğrenmek, akide öğrenmek, Kur’an okumayı öğrenmek, o dini hayatlarına uygulamayan kişilerden Hadisleri ezberlemek, imanınızı kurtarmayacak.

Dünya ahiret imanınızı kurtaracak olan şey, sizden hiçbir ücret talep etmeyen ve kendileri de reşîd olanların yolunu izlemektir. Onları izlemek onlardan gelecek olan ilmin peşine düşmek, işte bu farz-ı ayn’dır. Herkes için bir farzdır. Bunu kim söylüyor? Yeryüzündeki bütün alimleri toplasanız da, hepsinin sahip olduğu ilmin kendisinin yanına bile yaklaşamayacağı, Hüccetül İslam, İslam’ın Senedi, İmam Ebu Hamid el Gazali söylüyor. Diyor ki:

“Tasavvuf ilmi farzdır. Kalbin mertebelerini bilmek, Allah’a itikadın ilmi, O’ndan korkma ilmi, O’nun iradesinden razı olma ilmi, bunlar farzdır.” (Ta'limü'l Müteallim)

Tasavvuf, kalbi temizlemek bir farzdır. Çünkü Peygamberlerden başka kim kalbinin temiz olduğunu iddia edebilir ki? O yüzden bu herkes için zorunludur. Müslümanlara, hem düşmanları karşısında heybet kazandıran, hem de seccadeye kapanıp Allah korkusuyla titremelerine yol açan ilim bu olmuştur. Müslümanların, dünyanın sunduğu bütün ilimleri bir araya getirip, bu dünyayı daha yüksek bir medeniyete taşımalarına ve aynı zamanda da tüm bunların bir sivrisinek kanadından bile değersiz olduğunu söylemelerine sebep olan ilim budur. Allah (svt)’nın Rahmet ve Bereketini Müslümanların üzerine yağdıran ilim budur. Sadece bir avuç bile olsalar, 1400 yıl boyunca Ümmetin şerefini koruyan ilim budur.

Bu ilim kaybolmamıştır. Hala daha Allah Dostları tarafından aktarılmaya devam etmektedir. Gidip onu öğrenmek bizim üzerimize farzdır. Şeyh Mevlana Muhammed Nazım Adil el Hakkani (ks), buyuruyor:

“Estağfurullah dediğinizde, her ne istiyorsanız verilir. Tüm kilitli ve kapalı kapılar, ettiğiniz tövbenin sevabıyla açılır. Allahü Teala, ‘Ya Habibim Muhammed Mustafa, seninle birlikte oldukları müddetçe ümmetini asla yüzüstü bırakmayacağım,’ diye buyurmuştur.

‘Benden sonra ne olacak?’ diye sordu.

‘Tövbe ettikleri müddetçe, onları yüzüstü bırakmayacağım...’

Hala daha estağfurullah demiyoruz. Bütün ümmet söylemeli. Söylemeye başlamazsanız, daha da aşağı düşecek ve daha da ezileceksiniz. Hiç durmadan. Anahtar, ‘Estağfurullah’ diyerek tövbede durmaktır.”

Bu Mübarek Zatları dinlediğimiz zaman Allah ve Habibi bizden hoşnut olmaya başlar. Onları terk eder ve Allah düşmanlarıyla, bu dünyayla ve şeytanla, arzularımızla ve nefsimizle dostluk kurmaya başlarsak, Allah şerefi alır ve bizi rezil eder. Azab henüz başlamadı. Ey Müminler! Bu Receb Şehrullah’da, yeniden Allah Dostları’nı, Peygamberlerin varislerini izlemeye niyet etmeliyiz.

Şükür elhamdülillah. Bize yaratmış olduğu en büyük Allah Dostlarından birini, bizleri ahiret rehberliği yapan Sahibul Sayf Şeyh AbdülKerim el Kıbrısi el Rabbani’yi takip etme şerefini bahşettiği için Rabbimize sonsuz defa şükrediyoruz. Ve onu hakkıyla izleyemediğimiz için Allah’tan af diliyoruz. Bizlere şöyle söylemiştir: “Şeytan bizi kandırıyor. Şeytan bize, ‘Allah’ın rahmeti orada, endişelenmeyin,’ diyecek.” Bir ayetinde ise Allah bize şöyle buyurmaktadır: Şeytan size Allah’ın rahmetiyle yaklaşır. Ona aldanmayın.” Sizin için olan neyse onu yapmalısınız. Size verileni taşımalısınız. Eğer onu taşımıyorsanız, o zaman Allah’ın rahmetini beklemeye hakkınız yoktur, çünkü onu dilemiyor ve onun için hazırlanmıyorsunuzdur. Bir insan bütün yanlış şeyleri yapabilir ancak kalbi doğru yoldaysa ve her zaman elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, dışarı çıkıp yanlış şeyler yapıyor ve Allah’ın huzuruna gelip, “Ya Rabbi! Ben aciz kulunum. Lütfen bağışla beni,” diyorsa, o kişi rahmetin erişmesini bekleyebilir. Ancak insanlar dilemeye bile lütfetmiyor, “Ya Rabbi, bağışla beni,” demeye bile tenezzül etmiyorlar.

Özellikle de bu günlerde insanlarla konuştuğunuzda, “Neden af dilemiyorsun? Neden tövbe etmiyorsun?” diye sorduğunuzda, “Yanlış bir şey yapmadım ki,” derler, “Neden af dileyeyim ki? Yanlış bir şey yapmadım ben. Beden af dilemeliyim? Bende bir şey yok. Kimseyi rahatsız etmiyorum. Şunu yapmıyorum, bunu yapmıyorum.”

Bu kadarı bize yeter. Yani eskileri örnek almalıyız. Kendi hayatlarımıza bakıp onlarla kıyasladığımızda, onlarla aramızda milyonlarca yıl uzaklık olduğunu görürüz. Onlar bu dünya için yaşamadılar. Ahiret için yaşadılar. Allah için yaşadılar. Kendilerini Allah ve Peygamberi için hazırladılar. Her ama her adımı dikkatle attılar ve yine de orada durup Allah’a tövbe ediyorlardı. Kulluğun alameti işte budur. Kul, af dilemelidir.”

Ya Rabbi, bu Receb Ayı’nda Sen’den af diliyoruz. Rabbimizi anlamamızı, kendimize zulmettiğimizi anlamamızı sağlayacak bir bağışlanma diliyoruz. Senin aciz kulların olduğumuzu, Sana muhtaç olduğumuzu anlamamızı sağla. Ya Rabbi, bizleri güçlü kıl; Hakk için ayağa kalkıp, batılın karşısında durmamızı sağla. Ya Rabbi! Bizi, Sana geri dönüş yolunda bizlere rehberlik eden sevdiklerinle beraber kıl. Ve bizleri yüz çevirmiş olduklarından uzak tut. Bizi her zaman sevdiklerinle beraber kıl. Bizleri Şeyhimizden ayırma. Amin.

Şeyh Lokman Efendi Hz

Sahibul Sayf Şeyh Abdulkerim el Kibrisi (ks) ‘nin Halifesi

Cuma Hutbesi

Osmanlı Dergahı, New York

5 Receb 1439

23 Mart 2018

Hutbenin İngilizce aslına buradan ulaşabilirsiniz.

#ŞeyhLokmanEfendi #DörtHalife #EshabıKiram

30 görüntüleme

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube