• Osmanli Naksibendi Hakkani

Nasıl birini rehber olarak izlersin? O kişinin doğru kişi olduğunu nasıl bilebilirsin?


Soru: Nasıl birini rehber olarak izlersin? O kişinin doğru kişi olduğunu nasıl bilebilirsin?

BismillahirRahmanirRahim

Öğrenmek istiyorsun, zikir yapmak istiyorsun. Çok hoş, çok güzel bir yer, ama bir bedeli var. Zikre katılmak istiyorsun, bir bedeli var; Nirvana’ya erişmek istiyorsun bir bedeli var. Her şeyin bir bedeli var. Ama bu bedel, sadece para değildir. Demek oluyor ki sana rehberlik eden kişinin senden gelecek bir şeye ihtiyacı yok ve senden de bir şey istemiyor. Eğer ihtiyacı var ve istiyorsa, o kişi seni bu dünyadan diğer dünyaya götürecek olan rehberin değildir. O seni buradan cehennemin derinliklerine götürüyordur. Öyleyse, nasıl birini izleyeceksin? ‘Nasıl o kişinin doğru kişi olduğunu bileceksin?’ Birçok insan bu noktada takılıp kalıyor.

Nasıl o kişinin, doğru kişi olduğunu anlayacaksın? Ama ben, bir kafeye ya da restorana girip de, bir sürü yemeği görüp, ne yiyeceğini bilemeyen ve aç kalan hiç kimseyi görmüyorum. Bir şey seçiyorlar ve yiyorlar. ‘Tamam, bu güzel. Bir dahaki sefere de bunu yerim.’ veya ‘Bu güzel değil. Bir dahaki gelişimde bunu seçmeyeceğim.’ diyorlar. Çok net. Ama nedense mesele birini izlemeye gelince, orada takılıp kalıyorlar. ‘Bilmiyorum ki; o kişi mükemmel mi?’

Peki, sen mükemmel misin? Biz mükemmel birini izlemek için mükemmel miyiz? Mükemmel nedir ki? Mükemmelliğin ne olduğunu anlamıyoruz, hiç görmedik; nasıl bilmediğimiz halde ona göre yargılayabiliriz? Rehberinin yaptığı ve sana anlamsız görünen bir sürü şey olabilir. Ama onun ne yaptığı çok açık. Ne yapıyor? Senden bir şey alıyor mu? Senden bir şey istiyor mu? Hatta, ‘Beni sevmek zorundasın. Bana itaat etmek zorundasın.’ diyor mu? Yapıyor, senden bir şey istiyor.

Seçme şansı verilmiştir. Bu özgür iradedir. Özgür irade, enerjini yanlış şeylerde kullanman için değildir. Özgür irade, arzularına rağmen; o iradeyi doğru şeyi seçmek için kullanmaktır. Bu özgür iradedir. Özgür irade demek, ‘Uyuşturucu kullanacağım’ ya da ‘Birine gidip zarar vereceğim’ demek değildir. Duyarsız bir şekilde, hayvandan da beter bir halde hayatını yaşamak, özgür irade değildir. Özgür irade, hayvani dürtülerle bu dünyada yaşamamıza rağmen, onlara karşı gelmektir. Bu ilahi iradedir. Allah’ın sadece insanoğluna verdiği ilahi özgür iradedir; hayvanlara, meleklere bile verilmemiştir. Meleklere bile verilmemiştir. O, Melekleri O’nu temsil etmeleri için yaratmadı. O, insanı, O’nu temsil etmesi için yarattı. Bu yüzden İslam’da insan; Hz.İnsan olarak adlandırılır; mübarek olandır; mübarek olan insan.

Allah insanlığı yarattığı zaman, Melekler bile bunu anlamadı. Meleklerin arzuları yoktur ve Melekler Allah’a yakındır. Tabi ki de öyleler, ama Melekler hiçbir arzuya sahip değiller. Melekler Rablerini bilmek için yaratılmadı. Onlar Allah’ın emirlerini uygulamak için yaratıldı. Bizler Rabbimizi bilmek, O’nu tanımak, O’nu temsil etmek için yaratıldık. Bu büyük bir sorumluluk ve büyük bir gaye; bu ilahi gaye sadece insanlığa verilmiştir. Hayvanlar da Allah’ın buyruklarını sorgulamadan yerine getiriyorlar.

İnsan yavaş yavaş kendini keşfetmeye başladığı zaman, Rabbine yakınlaşır ve onu anlamaya başlar. Çünkü Peygamber (sav) söylüyor; ‘Kendini bilen kişi, Rabbini bilir.’ Herhangi bir inancı, geleneği izleyen, aklı başında olan hiç kimse, ‘Hayır, bu yanlış, bu bizim öğretimize aykırı’ demeyecektir. Kimse böyle bir şey söylemeyecektir. Hepsi de ‘Bu bizim tam olarak inandığımız şey’ diyecektir. Biz sadece birkaç farklı kelime kullanıp, farklı açılarını gösteriyor, vurgu yapılan yeri değiştiriyoruz; sonuçta aynı şeyi kabul ediyoruz. Bu yüzden 1400 yıllık Tasavvuf, Sufizm geleneğinin izlerini Hristiyanlarda ve Yahudilerde, Papaz ve Hahamlarda, Hintli bilgelerde, ruhsallığını uyandırmış olan herkeste bulabilirsiniz; onlar oturur, konuşur ve paylaşırlar. Onları oturup, kavga ederken ve tartışırken görmezsiniz. Çünkü bu daha da derinlere inmektir. Bu artık inancın kılıfı, dış görünüşü ile ilgili değildir. Bizi içeriden harekete geçiren, niyetimiz ile ilgilidir.

Bizler Müslümanız, Elhamdülillah bu yolu izliyoruz. Bizim için Şeriat, yani İlahi Yasalar da son derece önemli; ama biz onların ne olduğunu anlayarak onlara yaklaşıyoruz. Bu, onları Cennet’e gidebilmek için yapmak değil. Onları cezalandırmaktan korktuğumuz için yapmak değil. Bundan farklı. Biz onları sevdiğimiz için yapıyoruz. Allah (svt) ibadet edilmeye layıktır. O, bizi Cehennem’e koymak için yaratmadı. Allah (svt), O’nu tanımamızı istiyor. Kalbimiz yok mu? Olmalı. Eğer iyi bir arkadaşın varsa bilirsin ki tüm iyi arkadaşların istediği; onu anlamamız, ona yakın olmamızdır. O, bize her şeyini verirken; biz ona ‘Umurumda değilsin’ diyoruz. Çok korkunç değil mi? Bu yüzden Tasavvuf ve Sufizm aşka odaklanıyor. Ama dünyanın anladığı şekilde, sadece zevklerini tatmin etmeye yönelik olan aşk değil. Bu ondan daha da yüksek olan, bu seni tamamen ele geçiren şey.

Öyleyse bir rehber bulduğun zaman, ona her zaman danışır ve onu hep hatırlarsın. Tasavvuf ve İslam’da o rehber, o Şeyh, Peygamber Varisi’dir. Varis-ul Enbiya’dır. Peygamberlerin ümmetlerine olduğu gibi, Şeyh de insanlarına yol gösterir. Yani, onun vazifesi nedir? Onun vazifesi, onun için en önemli olan şey; onun ailesi değil, kendisi değil, sahip oldukları değil, arsası değil, fikirleri değildir; onun için en önemli olan şey sensindir. Tıpkı Peygamber(sav) için, en önemli olanın Ümmeti olması gibi. Ve Peygamber (sav), ümmeti içinde hiçbir ayrım yapmamıştır; ‘Ben sadece Müslümanlar için dua ederim.’ dememiştir. Onun Ümmeti yeryüzünde yaşayan herkestir. İnansınlar ya da inanmasınlar, fark etmez. O bizim için feryat eder. Doğduğu zaman söylediği ilk kelime, ‘Ummeti, Ummeti’, Ümmetim, Ümmetim olmuştur. Ve bu dünyadan göç etmeden önceki son sözlerinde de yine bizlere seslenmiştir. Yani bizler, Sufizm yolunda, Tasavvuf yolunda; yavaşça Peygamber’in (sav) hissettiğini bile hissetmeye başlarız. Daha fazla rahmet, daha fazla anlayış sahibi oluruz. Öncelikle, içimizdeki düşmanlara karşı daha uyanık oluruz.

Tıpkı Sahabelerin, onları Allah’a ulaştırması için, Peygamberi rehber olarak izlemesi gibi; bizler de rehber olarak Şeyhimizi izliyoruz. Herkes bir kere o ana yola girdikten sonra, yürüyebilir ya da koşabilir; depar atabilir ya da bir arabaya binebilir. Fark etmez. Bu sana bağlıdır. Bizi kült olarak adlandırmalarına rağmen, bu bizi bir kült olmaktan ayıran bir şeydir. Biz herkesin aynı olmasını sağlamaya çalışmıyoruz. Aslına bakarsak, herkesin aynı olması bizim temellerimize aykırı. Çünkü herkes, Rabbinin eşsizliğini ve tekliğini ortaya çıkarıyor. Rabbin seni yaratıyor ve senden önce başka hiç kimseyi yaratmadığı şekilde seni yaratıyor; aynı ismi paylaşsan da, bir diğeri sana benzemiyor. Ve Kıyamet gününe kadar, asla senin gibi başka biri olmayacak. Asla. Sadece sen. Ve sen, özellikle Allah’ı bilmek için yaratıldın. Allah; ‘Başka biri daha var. Eğer işe yaramazsa başka biri daha var.’ demiyor. Sen varsın, sen varsın, sen varsın. Her birimiz, Allah’ın tekliğini ispatlıyoruz.

Dünya görmüyor mu, İslam’ı daha fazla karalamaya çalıştıkça, onun güneşi daha da parlayacak. İnsanların Allah demesini yasaklıyorlar. Yıllar önce büyük tartışmalar döndü konu hakkında. Allah ve Tanrı (God) kelimeleri birbirinden başka şeyler. ‘God’ kelimesinin Almancadan geldiğine bakmayın. Alman Hristiyan tektanrıcılık anlayışıyla, Alman paganizmi birbirinden tamamen farklıdır. Roma Katolik inancıyla, İsa’nın geleneği bambaşkadır. Fakat ‘Allah’ kelimesi tüm geleneklerin, tüm milletleri aşıp çok daha ötesine uzanır. Allah Bir’dir. Yahudiler için bir Tanrı, Müslümanlar için bir Tanrı yoktur. Hayır, O Bir’dir.

Biz onu farklı isimlerle adlandırıyoruz. İsa’yı sevdiğini söylüyorsun. İsa O’na nasıl sesleniyordu? ‘Alaha’ diyordu. Çünkü İsa, Aramice konuşuyordu. İngilizce konuşmuyordu. Almanca konuşmuyordu. İnsanlara yasaklamaya çalışıyorsun; İsrail sabah namazında ezan okunmasını yasakladı. Şimdi Hristiyanlar bile çan kulesinden ezan okuyorlar. ‘Allahu Ekber’ diyorlar. Çünkü dünya yavaş yavaş uyanmaya başlıyor; neyin doğru, neyin yanlış olduğunu; neyin propaganda, neyin gerçek olduğunu artık dünya anlıyor. İnanca sahip olan insanlar; biz hutbede konuştuğumuz zaman, inananlardan bahsediyoruz; bu her şeyden ayrışmıştır; etnik yapıdan, her şeyden. İnanıyor musun? Evet. Ve bu günlerde bizler, inancı arıyoruz. Bizler dinin tuzaklarına bakmıyoruz. Çünkü birçok kişi inanıyor gibi, birçok kişi de inanmıyor gibi görünüyor. Günümüz için, aslında bunu bilmek oldukça basittir: Adalete inanıyor musun? Adalet ile yaşaman gerektiğine inanıyor musun, adaletin arkasında durman gerektiğine inanıyor musun? Neyi doğru, neyin yanlış olduğunu biliyor musun? Şu an bu dünyada ne oluyor? Herhangi bir şeyi al ve doğru mu yanlış mı olduğunu söyle. Bu açık. Bunun sayesinde, birliği bulursun ve her birlik, Allah’ın birliğini ispat eder.

İşte bizler bu yüzden buradayız ve bu gelenekte yeni olan bir şey yok; bu Peygamber Efendimiz’den (sav) beri var olan gelenek; o mesajını iletmek için geldi. O mesajında avam için, kitleler için diyor ki; daha fazla öğrenmek isteyenler için, vereceğim daha da fazlası var. Daha da derine inmek isteyenler için, vereceğim şeyler var. Sufizm, Tasavvuf; İslam’ın bir bölümü değildir; bir bölüm başka bir bölüme zıt ve birbiriyle çatışma içinde diye bir şey yok. Hayır. Tasavvuf; Ruhsallıkta doktora yapmak gibidir. Herkes temel eğitimi alıyor, bu İslam’dır. Şimdi iman sahibi olmak, imanında derinleşmek istiyorsan, biraz daha fazla çalışman gerekecek. Ama ihsana, güzelliğe sahip olmak istiyorsan; davranışlarını, edebini güzelleştireceksin. Ve yaptığın her şeye bakıp, Rabbin için onu daha da güzel yapmaya çalışacaksın; Tasavvuf burada başlar. Yani, hem daha derine gitmek hem daha da yükselmektir.

Bu yüzden bizler Şeyhimizi izliyoruz. Bu öğreti, köklü bir öğretidir. Ve bu öğreti için geçerli olduğu gibi, bu dünyada gerçekten değere sahip olan şeylerin hiç birini, bir kitapta bulamazsınız. Onlar kitapta bulunamaz. Google ve Youtube’dan da bulamazsın. Bu kalpten kalbe geçer; o zamandan bugüne kadar (1400 yıldır) böyle olmuştur. Orada burada birkaç şey keşfedebilirsin; ama onu gerçekten almak için, ruhsal aktarım gereklidir. Yani o kişi (Şeyh), senin için dua etmek ve sana, bu dünyada ve sonrakinde yardım etmekle yükümlüdür; Şeyh senin için aracılık eder.

Özellikle Amerika’da, yasalarla ilgili bir sorun yaşarsan, yapacağın ilk iş nedir? Avukatını ararsın değil mi? Babanı aramazsın, anneni aramazsın, hatta Allah’ı bile aramazsın. Tövbe Estağfurullah. Avukatını ararsın değil mi? Eğer başının dertte olduğunu biliyorsan ve bu dünya büyük bir derdin içinde. Ruhsallık yolunda olan kişi; sadece ruhsallığı değil, ruhsallığı engelleyenin ne olduğunu ve sorunun nerede olduğunu da anlar. O kişinin eğer çözüm için anahtarı yoksa o zaman avukatını arar. Peygamberler ve Şeyhler sana yardım etmek, manevra yaparak seni kurtarmak için oradalar. Ve bu sana bağlı. Şeyh birine böyle, diğerine şöyle, diğerine böyle davranacak diye bir şey yok. Özellikle eski zamanlarda, senin cemaatteki herkesi bilmen gerekir ve herkesin de seni bilmesi gerekir. Sadece ruhsal olarak onları bilmek değil, onların yaşantısına dâhil olacaksın. Cemaat içinde olacaksın. Yapabildiğin kadar inşaAllah.

Bu bizim uğraştığımız şey, bu bizim niyetimiz. Yaptığımız budur ve isteyen kimse gelmek için davetlidir; isteyen kimse de gidebilir. Gelene hoş geldin, gidene güle güle. Böyle olmalıdır. Bu da özgür iradedir. İnşaAllah.

El Fatiha.

Selamun Aleykum ve Rahmetullahu ve berakatuhu.

Şeyh Lokman Efendi Hz.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim El-Kıbrisi'nin Halifesi

New York Osmanlı Dergahı

25 Safer 1438

25 Kasım 2016

#ŞeyhLokmanEfendi

144 görüntüleme

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube