• Osmanli Naksibendi Hakkani

İçimizdeki Hakikati Yansıtmak


Euzubilllahi mineşşeytaniracim. BismillahirRahmanirRahim

Rabbimizden yardım diliyoruz; bizi içimizdeki ve dışarıdaki şeytandan koruması için. Ve söze, O’nun adını anarak başlıyoruz, ‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla’ diyoruz. Çünkü Rahman ve Rahim adları, O’nun tüm diğer adlarını içinde barındırır. Bir şeyi seviyorsun, ona bir sürü isim verirsin. “Nasılsın canım, sevgilim, tatlım, bebeğim?”, her gün farklı bir isim… Öyle değil mi? Bizler Rabbimizi seviyoruz. Ve Rabbimiz’in bize bildirdiği birçok ismi var; en güzel özellikler, en güzel isimler O’na ait. Rabbimiz cömerttir. Tektir. O, bizim Yaratıcımız; senin Yaratıcın, benim Yaratıcım... Beyaz, siyah, Yahudi, Müslüman, Hristiyan, inanan, inanmayan olsun; tek bir Yaratıcı var. O’nu farklı isimlerle anabiliriz. Bir şeye sahip olmaya karar verdiğinde ve onun için “Bu sadece benim.” dediğinde, işte o zaman orada bir sorun çıkmaya başlar. Çünkü aslında, hiçbir şey sana ait değildir. Hayatın mı sana ait? Sen mi kendi kendine hayatını veriyorsun? “Ben özgürüm.” diyorsun. Öyleyse nefes alma. “Ben özgürüm.” Öyleyse ölme.

Bizler iki nefes arasında esiriz. Eğer size, şu tesbihi yapan biri olmadığını söylesem; “Bu tesbih şans eseri, yanlışlıkla böyle bir araya geldi… Milyarlarca yıl geçti, bir sürü olay oldu, birdenbire bu şekilde oluverdi.” Ya da şu cep telefonu… Herkes bir tane taşıyor değil mi? Eğer size, “Bunu hiç kimse yapmadı, şans eseri oluştu.” desem; “Ne deli bir adam.” dersiniz ya da “Ne kadar da aptal biri…” dersiniz. Peki, insanı tüm bu fiziksel özellikleri ile birlikte yaratan için ne demeli? İnsanın hayvandan daha zayıf olmasına karşın; tek bir gözün mucizesi, güzelliği, karmaşıklığı ve lütfu; tek bir tane gözün, iki tanesinin değil… En mükemmel yaratıcının yaptığının, aynısını yapmamız mümkün değil. O, “Ben en cömert olanım ve sahip olduğum her şey aslında sizin için; bu Dünyadaki tüm yaratım sizin için. Ama burası sizin eviniz değil. Çünkü siz, bana aitsiniz.” diyendir. Ve bu bizim yolculuğumuz... Bizler bir yerden, başka bir yere gidiyoruz. Bir yerden, başka bir yere… Bu bizim hakikatimiz. Fiziksel olarak ya da ruhsal olarak, hareket etmek zorundayız, değişmek zorundayız; ama yolculuk bitmiyor. Yolculuk hiç bitmeyecek.

Bu Dünya’dan önce bir başlangıç yaptık. Bu hayattan önce, başka bir hayatımız oldu ve ondan önce de başka bir hayatımız… “Yaşam, anne karnında başlar.” diyorlar. Ondan önce de başka bir hayattaydık ve sonrasında da başka bir hayatta olacağız. Ve işte o hayat, gerçek olan hayat. Sahip olduğumuz bu hayat, hiçbir şey; ahiretteki hayatımızdan bir gölge... Ahiret, geldiğimiz yer ve geriye döneceğimiz yer. Çünkü bu yolculuk, dümdüz giden bir yolda değil; dairesel… Tam olarak dairesel de değil, girdap gibi; yukarı doğru gidiyor; öyle değil mi? Şimdi herkes çok heyecanlanıyor. Evrenin devamlı olarak genişlediğini söylüyorlar. Ne kadar? Dakikada 60.000 mil diyorlar; ne kadar olduğu fark etmez, sayıyı ne koyarsan koy; evren genişliyor. Evren, milyarlarca evreni içinde barındırıyor; ama tüm evrenlerin hepsi, son sürat harekete devam ediyor. Nereye doğru? Bizler de hareket ediyoruz; nereye doğru gidiyoruz? Mükemmel olarak yaratılmış olan her şey, sadece bir anda oluverdi diye mi düşünüyorsunuz? Yani biz de hareket etmeye devam ediyoruz. İçinde olduğumuz bu yolculuk çok uzun... Ve yolculuk devam edecek. Bu yolculuğun bir sonu yok. Çünkü Rabbimiz’in bir başlangıcı ve sonu yok.

Bu şunun gibi… Mum tutan bir çocuk var ve mum yanmaya başlıyor. Yanındaki adam, “Bu mumun ateşi nereden geldi?” diye soruyor. Çocuk adama bakıyor, aslında o zat bir Evliya. Gülümsüyor ve mumu üflüyor. “Şimdi nereye gitti?” Biz nereye gidiyoruz? Bu koskocaman yolculukta biz nereye gidiyoruz? Bu yolculuk için, Rabbimiz 124.000 Peygamber gönderdi. O, Her bir grup için, bu Dünyadaki bildiğimiz ve daha henüz bilmediğimiz her bir millet için, bir elçi gönderdi. Ve her bir elçi, aynı olan, tek olan mesajı getirdi. İki değil. Tek bir mesaj… “Sizi yaratan bir yaratıcı var. Ve bizler O’na dönmek için buradayız, esas evimize dönmek için buradayız.” 124.000 Peygamber geldi; kimi dümdüz bir yol izledi, kimi dolanarak gitti, kimi yolundan ayrıldı. Ama bak ve gör; her farklı inançta, her farklı gelenekte, inkâr edemeyeceğiniz çok güçlü olan değerler, temel olan doğrular var. Çünkü ruha baktığınızda, onu inkâr edemezsiniz. Ruh, inanca göre değildir. Öyle olamaz. İnanmak zorundasınızdır. Kabul etmeniz gerekir. Orada sizi zorlayacak kimse yok. Allah’ın (cc) söylediği gibi; “Dinde zorlama yoktur.” Her şey senin anlayışına göredir. Ama insanın anlamasını sağlayan nedir? Dışarıdan gelen bir şey değildir. Eğer insanın içeride bir cevabı yoksa, ona verilen bir şeyi nasıl kabul edebilir?

Bizim yolumuzda, özümüzde günahlar yoktur. Özümüz, hakikatimiz, masumiyettir. Herkes özünde masumdur. Ve bu hakikat, çocuk olsun, yaşlı olsun herkeste var; orada duruyor. Ve bu hakikat orada olduğu için insan, kendisinden çok farklı olsa da diğer insanlara karşı sevgi ve yakınlık duyar. Bu anlayış, hümanizm değildir; bu ruhsallıktır. Bu anlayış, fiziksel dünyadan gelen bir şey değildir; orada olan şey bağlayıcıdır, sarmalar. Çünkü Peygamberler dinleri getirmek için gelmemiştir. Peygamberler bizlere, insan olduğumuzu anlamamız için, kötü anlamıyla hayvandan farklı olduğumuzu hatırlatmak için gelmişlerdir. Çünkü birçok hayvan karakteri de vardır ki, eğer onlara sahip olursak, mübarek insanlardan oluruz. Sanırım Tasavvuf bunu söyleyen tek öğreti, “Eğer bir köpeğin on iki özelliğine sahipsen, Peygamberler ve Evliyalar ile aynı karaktere sahipsin demektir.” Yani, Peygamberler ve Mübarek kimseler, köpeklerin bu özelliklerine sahip olmalıdır. Sadece bu kadar da değil, hayvanlar İlahi tecelliye göre hareket ederler. Hayvanların kendi isteklerine göre hareket ettiğini mi düşünüyorsunuz? Kendi nefislerine göre mi davranıyorlar? Onlar, İlahi isteğe göre davranırlar. Hayvanların da kendilerine özgü yasaları vardır. Özellikle de vahşi hayvanların. Her şeyin sınırı açıkça çizilmiştir. Hayvanlar kendi sınırlarını bilirler. Burası kurtların bölgesidir, burası maymunların. Bir araya gelmezler. Eğer gelirlerse sorun yaşanır.

Bunu fark ettiğimiz zaman, içimize baktığımız zaman, kendi insanlığımızı düşünmeye ve yansıtmaya çalıştığımız zaman; kendi inancımızı değil, kendi hakiki masumiyetimizi, insanlarla paylaştığımız zaman, o zaman insan sıfatına sahip oluruz. Bu mübarek biri olmaktan, mükemmel olmaktan, iyi olmaktan çok uzaktır. Sadece insan olmak... Kişi şöyle söyleyebilir; “Ben iyi bir insanım. Yalan söylemiyorum, kimseyi kandırmıyorum, kötü bir şey yapmıyorum.” Bunlar sadece bizim, bu gezegende doğru şekilde yaşamamızı sağlarlar. Bizi mükemmel yapmazlar. Şimdi, şu sahip olduğumuz gezegene bakalım; yaptığımız şeylere… Tüm bunlar insanlıktan değil, 21.yy barbarlığından, bencilliğinden ve egosundan geliyor; son 100 yıl içinde bu gezegene binlerce yıldır tüm uygarlıkların vermediğinden, daha fazla zarar verdik. Bunun sebebi nedir? İnsan, “Ben her şeyin merkeziyim.” diye düşünmeye başladığında, “Ben” diye düşündüğümüz zaman… Etraftaki her şeyin “Nefsini memnun et, tüm arzularına, bu dünyadan istediğin her şeye, kendin için olan her şeye sahip olmalısın.” diyerek insanları kışkırttığı ve Peygamber’in, Evliya’nın, “Kendini geriye çek, niyetlerini kontrol et.” diyen sesinin olmadığı zaman bu gerçekleşir... Bundan konuşmaya başladığımızda, dinle. Kendini dinle. Konuşma; dinle, anla ve düşün. Neden olduğuna emin misin?

Tasavvufta, ruhsallıkta söyledikleri gibi; bizim için ‘Neden?’ diye sormak yasaktır; ‘Bu neden böyle?’ Peki, neden yasaktır? Çünkü ‘Neden?’ diye sormak; kolay olan, tembel olan yoldur… Birçoğu aslında nedenini bilmek istemez. ‘Neden?’ diye sorarlar, çünkü o zaman seninle tartışabilirler. “Bu neden böyle, neden, niçin?” Bizim öğretimizde, kişi sadece kendisine ‘Neden?’ diye sorabilir. O halde, otur ve düşün. İşte o zaman, insan olmaya başlarsın. Yaşamayı öğreneceğiz. Sadece kendimizi, kendi milletimizi ve kendi inancımızı önemseyerek değil; gördüğümüz her şeyi, dokunduğumuz, hissettiğimiz her şeyi önemseyerek yaşamayı öğreneceğiz. O zaman, yaratılış amacımıza göre yaşamaya başlarız. Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi olmaya başlar, “Her şey bana emanet edilmiştir. Onun için dikkat etmeliyim, önem vermeliyim.” diyebiliriz. O zaman kişi sadece kendi ailesini, kendi milletini ön sıraya koymaz; onun için hepsi aynı önemde olur. Onlar insan değil mi? Onlar yaratılmış olan varlıklar değil mi? Peygamber (sav), bize bir karıncayı yakmayı bile yasaklıyor. Bizim için, ateşi silah olarak kullanmak yasaktır. Yasaklanmıştır.

Bu Mübarek Receb Ayında kendimize sormalıyız. Eğer bu ay, inanç tohumlarının ekim ayı ise, bu ayda ektiğimiz ne varsa, Ramazan ayında onu toplayacağız. Eğer bana sorarsanız, ben daha fazla bağışlanma diliyorum. Kendimi daha fazla anlamayı diliyor, ne yaptığımı sorguluyorum. İmanımızın artması için, insan sıfatını taşıyabilmek için, insan olabilmek için, Hazreti İnsan olmak için, düzeltmemiz gereken, daha iyi yapmamız gereken şeyler için yardım diliyoruz.

Bu ayda inşaAllah, kendinizi biraz geriye çekin, düşünün ve anlamaya çalışın. Kendinizi dinleyin. Başkalarını dinleyin. İnsanları yargılamayın. Kendinizi yargılayın. Sevmediğiniz bir şey gördüğünüzde, o harekete bakın; ‘Bu yanlış.’ Kişiye değil, o harekete, davranışa, olaya bakın. Çünkü o kişi siz de olabilirsiniz. Allah sizi buna şahit kılıyor, o olayı sizin önünüzde açıyor; demek ki sizde de o özellik var. Bunu derinlemesine düşünen kişi için, kendisini nasıl adlandırdığının önemi yoktur; doğru yoldadır. Allah bizi doğru yolda tutsun inşaAllah.

El Fatiha.

Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu.

Şeyh Lokman Efendi Hz.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim el-Kıbrısi el-Rabbani (ks) Halifesi

Osmanlı Dergahı, New York

14 Receb 1437 21 Nisan 2016

#RecebAyı #ŞeyhLokmanEfendi

56 görüntüleme

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube