OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube
  • Osmanli Naksibendi Hakkani

Cuma Hutbesi: “İnancın sarsılmaz kalesi: Osmanlılar”


BismillahirRahmanirRahim

Elhamdüllillah, Elhamdüllillah, Elhamdüllillah, rabbil alemin vessalatu ve salamu ala Resuluna Muhammedin ve ala alihi ve Sahbihi ecmain nahmadullahu te’ala ve nastağhfiruh ve naşhadu an-lailaha ilallahu vahdahu la şerike leh ve naşhadu enne Seyyidina Muhammedin Abduhu ve Habibuhu ve Resuluhu Sallallahu Alayhi ve ala alihi ve ezvacihi ve eshabihi ve etbaihi.

Hulefail raşidin mahdin min ba’di vuzerail immeti alal tahkik. Hususan minhum alal amidi Hulefai Resulillahi ala tahkik. Umara il müminin. Hazreti Ebu Bakr ve Ömer ve Osman ve Ali. Ve ala bakiyati ve Sahabe-i ve tabiin, RıdvanAllahu te’ala aleyhim ecmain. Ya eyyuhel müminin el hadirun, ittakullaha te’ala ve ati’uh. Inna Allaha ma allathina-takav vel-lathina hum muhsinin.

Elhamdülillahi Rabbil Alemin. Ve Salatu ve Salamu ala Eşref al-Enbiya’i ve İmam el-Murselin, Seyidina ve Mevlana Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Bütün hamdler, Alemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur. Bütün hamdler, Evvel ve Ahir, Zahir ve Batın ve her şeyin üzerinde Kadir olan Allah’a mahsustur. Bütün hamdler, O’nun Habibi, Seyyidina Muhammed’i (sav) Alemlere rahmet olarak gönderen Allah’a mahsustur. Tüm salat ve selam Son Resul’e, Rahmet Peygamberi’ne, ilk ve sonun Efendisi’ne, Kıyamet Günü’nün şefaatçisine, “Ümmetim, Ümmetim” diye daima ağlayan Seyyidina Muhammed (sav) ve onun Ehl-i Beyt’ine ve mübarek sahabelerine, bilhassa Dört Halife, Hulefa-i Raşidin, Hz. Ebubekir Sıddık, Hz. Ömer’ül Faruk, Hz. Osman el-Gani ve Hz. Aliyy’ül Murtaza ile Kıyamet Günü’ne kadar onlara iman eden tüm inananların üzerine olsun.

Ey iman edenler! Ey müminler! Bu Cuma gününe hoş geldiniz. Peygamber Efendimiz’in (sav) Mevlidi’nin olduğu, mübarek Rebiülevvel ayının ilk Cuma gününe hoş geldiniz. Bu ayda, ResulAllah’ın (sav) dünyaya gelmiş olduğu bu günlerde, durup düşünmeliyiz, anlamalıyız; Rabbimize daha iyi kullar olabilmek için çabalamalıyız.

Ey iman edenler! Allah (svt) Kuran’da söylüyor, “BismillahirRahmanirRahim. Hakk geldi, batıl yok olyp gitti; şüphesiz ki batıl yok olmaya mahkumdur.” (17:81) Dünyada şu anda olan savaş, olacak olan savaş, gelmek üzere olan savaş, Hakk ve Batıl arasındadır. Bu savaş “La ilahe illallah” ‘ın değil, “Muhammed ResulAllah” ın savaşıdır.

Peygamber Efendimiz (sav) Kureyşlilerle birlikte Mekkede yaşıyorken, Resul olduğunu ilan edene kadar, kabilesiyle arasında hiçbir sorun yoktu. Aslında tüm insanlar onu severdi. Ona “Muhammel-ül Emin” derlerdi. Ona her şeyiyle güvenirlerdi. Onun adaletine güvenirler, onu adil ve dürüst bir insan olarak bilirler, aralarında bir anlaşmazlık olduğunda ondan yardım isterlerdi. Hatta Peygamber Efendimiz, “ La ilahe illa Allah”ı söylediğinde bile, kâfirler bunu bir sorun olarak görmedi. Çünkü o puta tapanlar bile, Allah’a inanıyordu. Putlara tapıyorlardı, ama en büyük ilah olarak Allah’a inanıyorlardı. Onlar için Allah, tüm putlardan da yüceydi. Kâfirlerin, Peygamber Efendimiz (sav) ile tartışmalarının ve ona saldırmalarının sebebi, onun “La ilahe illa Allah” diyerek, Allah’ın varlığını ilan etmesi değildi. “Muhammed ResulAllah” dediğinde, Allah tarafından gönderilen Peygamber olduğunu söylediğinde, zalimler ona saldırmaya başladılar.

Peygamber Efendimiz (sav) yeni bir din, yeni bir öğreti, yeni bir hayat tarzını açıkladığı zaman, zalimlerin baskı ve zulüm sistemi bozulacaktı; o yüzden ‘Muhammed ResulAllah’ı kabul etmediler. Ve o zamandan beri, ‘Muhammed ResulAllah’ı yüceltenler ve onu kabul etmeyenler arasında çatışma devam ediyor. Bunu İslam tarihi boyunca görebiliyoruz. Emeviler zamanında bu böyleydi. Abbasiler zamanında böyleydi. Osmanlı İmparatorluğu zamanında da böyleydi. İslam tarihi boyunca, Ehlisünnet ve Cemaatin en büyük koruyucuları, Aşk-ı Resul bayrağının en büyük sancaktarları Osmanlılardı. Onlar, Peygamber Efendimizi (sav) seven bir imparatorluktu. Peygamber Efendimiz (sav) için her şeyi feda eden, Ehli Beyt’e hizmet eden ve onları yücelten bir imparatorluktu. EvliyaAllah’a saygı ve itaat gösteren bir imparatorluktu. Osmanlılar, Peygamber Sünneti’ni imparatorluk haline getirdiler; bir Sufizm İmparatorluğu kurdular. İslam’ın doğudan batıya, kuzeyden güneye yeryüzünde yayılması için uğraştılar. İslamiyet ve onun yayılması için ne kadar çok şey yaptıkları günümüzde üzeri örtülü haldedir.

Dünyada en büyük Müslüman nüfus, Güneydoğu Asya’da, Endonezya’da yer alıyor. İslamiyet dokuz EvliyaAllah tarafından orada yayıldı; ‘Dokuz EvliyaAllah’. O ‘Dokuz Evliya’nın Güneydoğu Asya’ya, İstanbul’un fatihi, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından gönderildiğini yeni keşfettiler. O Osmanlı Sultanı’nın oraya koyduğu o tohumun yetişmesi sayesinde, şu anda dünyada Müslüman nüfusun en fazla olduğu yer, Güneydoğu Asya bölgesidir.

Osmanlıların imparatorluk düzeni, Peygamber Efendimiz’i (sav), Sahabe-i Kiram’ı, Ehli Beyt’i, EvliyaAllah’ı sevmek ve şereflendirmek üzerine kuruluydu. Kutsal Emanetleri ve Kutsal yerleri korumayı bir devlet ilkesi haline getirdiler. Peygamber Efendimiz’in (sav) bastığı her yeri mescide dönüştürdüler. Su içtiği her yere, çeşme yaptılar. Giydiği her kıyafeti, özel kutular hazırlayarak muhafaza ettiler. Ebu Eyüp El-Ensari’nin, İstanbul’da mezarını bularak, oraya büyük bir mescit ve türbe inşa ettiler. İbni Arabi Hz.lerinin makamını bularak, oraya bir makam inşa ettiler. Evliyaların mezarlarının topraklarını korudular, türbanlarını korudular, asalarını korudular; böylece o Mübareklerin rahmet ve bereketi, İmparatorluğun üzerine yağan yağmurlara dönüştü.

Topkapı Sarayı’nda özel bir oda Kutsal Emanetler için ayrılmıştır. Yüz yıllar boyunca o odada her gün, 24 saat aralıksız, ResulAllah’ın şerefine, Kuran-ı Kerim en güzel sese sahip kişiler tarafından hatim ediliyordu. Osmanlı Sultanları o odaya muhteşem bir edep göstererek gelir ve Kuran’ı hatim ederlerdi. Osmanlı İmparatorluğu, bu girdiğimiz Mevlid günlerinde, büyük bir kutlama gerçekleştirirdi. Mevlid gecesinde, imparatorluk bünyesindeki her ev boşalır, mescitler insanlarla dolardı. İnsanlar Peygamber’in Nuru’nun doğumu şerefine aydınlatılan sokaklarda yürüyerek mescitlere gelirlerdi. Devletin ileri gelen tüm kişileri; her bey, her paşa, her imam, vezir, Şeyhül İslam, mevlidin resmi kutlamasında bir araya gelirdi. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan Osmanlı Sultanı, mescide gelir, Âlemlere Rahmet olarak gelenin onuruna Salat-ı Ümmiye’yi okumak için insanlara katılırdı.

Osmanlılar, Peygamber Efendimizi (sav) sevmenin ne demek olduğunu anladılar ve onun 'Ümmet Sevgisi' sünnetini korudular. Peygamber Efendimiz’in (sav) mirası, ‘adalet’ti ve onlar o adaleti, o mirası başlarının üstünde taşıdılar. Osmanlılar ulusçuluğu, milliyetçiliği getirmediler. Osmanlılar etnik bir hanedanlık oluşturmadılar. Onlar insanların kendi dillerini, kendi kıyafetlerini, kendi kültürlerini, kendi dinlerini değiştirmeleri için zorlamadılar. Onlar tıpkı, tüm dünyanın kendi gölgesinde oturmasına izin veren, ulu bir ağaç gibiydiler. Çünkü onlar, Allah’ın ve RusulAllah’ın yeryüzündeki gölgesiydi. O gölge sadece Müslümanlar için değil; Yahudiler, Hristiyanlar, o ağacın korumasında yaşamak isteyen herkes içindi. Osmanlılar o insanlara sadece müsamaha ve anlayış göstermiyordu; onları oldukları gibi kabul ediyordu. Onların birlik ve uyum içinde yaşamasına izin verip, farklılıkların zenginlik oluşturmasını sağlıyordu. Onların devlet görevlileri olup, devlet işlerinde başarılı olmalarına izin veriyordu. Böylece o insanlar da, Hristiyan ya da Yahudi de olsa, Allah’ı ve Peygamberini onurlandırmış oluyorlardı.

Peygamber Sevgisi, Ehli Beyt ve Evliya’nın sevgisi temeli üzerine inşa edilmiş, bu sarsılmaz kale var olduğu sürece, Şeytan ve onun müttefikleri şeytani planlarını yapamayacaklarını, deccalik planlarını uygulayamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. İslam’ın düşmanları kaos ister; düzensizlik ister. Lakin Osmanlılar, dengenin ve huzurun sarsılmaz sütunlarıydı. Bu yüzden, Şeytan ve onun tarafındakiler planlarını içeriden yaparak, Müslümanları içeriden kışkırtmaya, yozlaştırmaya çalıştılar. Bu ayaklanma Necid topraklarından, Suudi Arabistan’dan geldi; Peygamber Efendimiz (sav) tarafından lanetlenen topraklardan. Bugün çoğu insan bunu söylemekten korkuyor! İmamlar bunu söylemekten korkuyor! Onlar, “Bizler herkesle dost olmalıyız; ayrışmaları, kâfirleri, zalimleri, Resulallah’a lanet edenleri kabul etmeliyiz. Bizler Hakikatin savunucularıyız ve doğru olanı söylemekten korkmuyoruz.” diyorlar.

Fakat onların söylediği hakikat nedir? O hakikat, Necid’den, Suudi Arabistan’dan türeyen Vahhabi Şeytanlarının, insan olan şeytanların yaydığı en kötü fitnedir ve etkisi bu ümmet üzerinde bugün hala devam etmektedir. Bu fitnenin kökleri, Sultan tarafından reddedilen ve tutuklanan İbni Teymiye’nin yanlış bilgilerine dayanır. Vahhabiler, İbni Teymiye’nin şeytani fikirlerini bulup yeniden hayata geçirmeye çalıştılar. Vahhabizm’in kurucusu AbdulVahab; kendi babası ve kardeşi tarafından bile reddedilmiş olan bu kimse, şeytandan gelen öğretiyi yaymaya başladı. İnsanlara ResulAllah’ın (sav) sevgisini öğretmek yerine, insanlara Peygamberlerinden nefret etmeyi öğretti. İnsanlara, Peygamberlerle insanların ‘aynı’ olduğunu öğretti. Ehlül Beyt diye bir şey olmadığını, Evliya diye bir şey olmadığını, Sahebe-i Kiram’ın yanlışlar yaptığını, Şeyh diye bir şey olmadığını, Tasavvuf diye bir şey olmadığını, zikir ve mevlid diye bir şey olmadığını söyledi. Ve çöldeki cahil Bedevileri ve onların lideri El-Suud’u yanına alarak, Ehli Sünnet ve Cemaatine karşı ayaklanmaya başladı. Bugün dünyada gördüğümüz bu karışıklığın, İŞİD denen şeytani oluşumun ve tüm bu şeytanların kökenleri de onlara dayanır. Ama Osmanlılar, bu ayaklanmaların devam etmesine izin vermediler.

Peygamber’in (sav) bu düşmanları ayaklandığında, Osmanlılar bu ayaklanmaya müdahale ederek hemen sonlandırıyordu. Çünkü Osmanlılar bu grupların gelip geçici bir tehdit olmadığını biliyordu; aslında onlar İslam’ın kendisine karşı bir tehdit oluşturuyorlardı. Bu yüzden Osmanlı Sultanı bir ordu göndererek, onları yok ediyordu. Onları yok ediyordu ki, bir daha İslam’a karşı ayağa kalkamasınlar. İlk Suudi hükümdarını İstanbul’a getirdiler ve suçlarından dolayı onu infaz ettiler. Osmanlılar yüzyıllar boyunca, şimdi yüzünü İŞİD ile tekrar gördüğümüz, bu Vahhabizm şeytanlığından dünyayı korudular. İslam’ı, Şeytanların yararına kullanmak isteyen, İslam’a karşı duran her türlü sapkınlığı, her aykırılığı, her ayaklanmayı Osmanlılar bastırdılar. İslam’ın dışarıdaki düşmanları, Osmanlılar var olduğu sürece, İslam’ın zayıflamayacağını biliyorlardı; bu yüzden içeride olan bu ayaklanmaları, sapkın grupları destekliyorlardı.

Ey Müslümanlar bu sözlere kulak verin! İslam’ı, Şeytan’ın hizmetinde kullanan, bu şeytanlaşmış insanlar adına özür dilemek zorunda değiliz. Bu Şeytan’ı destekleyen, onu besleyen, arkadan hile yaparak iş çevirenler bundan sorumludur. Bu şeytani sapkınlar, yüzyıllar boyunca Müslümanların hayatlarını ve sahip oldukları varlıklarını mahvediyorlardı. Şimdi şeytanlıklarını, onları besleyen tarafa yönelttiler. Bunun için şaşırmıyoruz, bundan mutlu da olmuyoruz; ama bunun sorumlusu bizler de değiliz. Onlar Müslümanlara en kötü acımasızlıkları, gaddarlıkları yaptılar. Medine’yi ateşe verdiler. Peygamber Efendimiz’in (sav) mescidinin, yeşil kubbesini yok etmeye çalıştılar. Mekke’de, Medine’de, Taif’te, Kerbela’da, Necef’te Müslümanları toplu olarak katlettiler. Beşiklerinde yatan bebekleri, “kâfir” diyerek öldürdüler. Kuran- Kerimleri, dini kitapları parçalayarak, onların deri ciltlerini parçalayarak ayaklarına ayakkabı olarak giydiler; özellikle de Delail-ül Hayrat’ı, Peygamber Efendimiz’i (sav) yücelten o kutsal kitabı alarak, ondan kendilerine ayakkabı yaptılar.

Osmanlılar hayatta kalan en son kişiye kadar, onlarla savaştılar. Medine’nin son koruyucusu Fahrettin Paşa, Mescid- Nebevi’de şu sözleri söylüyordu; “ Ya ResulAllah! Seni asla terk etmeyeceğim!” Ve askerlerine dedi ki; “Askerler! Sizlere Mübarek Peygamberimiz adına sesleniyorum. Size onu ve bu şehri, son merminize kadar, son nefesinize kadar, düşmanın gücüne bakmadan; savunmanızı emrediyorum. Allah yardımcımız olsun ve Muhammed’in (sav) ruhu bizimle olsun. Kahraman Türk ordusunun askerleri, Mehmetçikler! Bu uğurda Peygamberimiz (sav) adına beni izleyin ve bana söz verin. İmanlarınızı en üst seviyeye taşıyacağınıza, hayatlarınızı bu uğurda feda edeceğinize söz verin.”

Eğer bu Şeytan bir kez daha durdurulmak isteniyorsa, dünyanın Osmanlılar’ın geri gelişine ihtiyacı var. Bu Mevlid günlerinde, Allah’tan (svt) Mehdi (as)’ı göndermesini istiyoruz. Bu Rebiülevvel ayı boyunca samimiyetle yapacağımız dua, bu sorunun çözülmesi içindir. Hiçbir kimse, hiçbir yönetim, hiçbir devlet bu sorunu çözemez. Yeryüzünde Deccal’in zamanı, kesin olarak başladı. Büyük şeyhimiz, Şeyh Mevlana ve Şeyhimiz Sahibul Sayf, liderlerin insanların özü olduğunu söylüyor. Bugün birçok Müslüman, ulusal liderlerinin İslam’a karşı şeytani sözleri söylemesine şaşırıyor. Neden buna şaşırıyorlar? Müslümanların liderleri de konuşmayı bıraktı ve kendi eğlencesine bakıyor. Biz onların siyasetleri hakkında konuşmuyoruz. Hakk ve Batıl arasındaki mücadele hakkında konuşuyoruz. Dünyadaki tüm zalimlik, liderler ile güç ve sorumluluk sahibi kişilerin başının altından çıkıyor. Bu dünya herkes için yeterli; 7 milyar insan da olsa, 70 milyar insan da olsa, bu dünyanın kaynakları her insan, her çocuk için yeterli. Fakat Peygamber Efendimiz’in (sav) yolunu izlemeyenler için bu dünya, yedi kişi için bile yeterli olmaz.

Çocuklar açlık ve eziyetten ölürken; insanlar, Müslümanlar, eğlence için para harcıyor; şehirler inşa ediyor, altından tuvaletler yapıyorlar. Kıyamet gününde bundan sorumlu olacaklar. Bizim ellerimiz bağlı ve sesimiz bir yere kadar ulaşabilir. Ama bir kalbimiz var ve kalbimiz Şeyh Efendiye ait. Bu nefese sahip olduğumuz sürece ve bir kalbimiz olduğu sürece, konuşmak için bir dilimiz olduğu sürece; kendimize hatırlatacağız, dünyaya hatırlatacağız, dinlemek isteyenlere hatırlatacağız.

Ya Rabbi, Kaf Dağının arkasında perdelenmiş olan Allah dostlarının gelmelerini diliyoruz; Sahibul Sayf’in gelmesi ve dünyayı düzene getirmesini istiyoruz. Bu yıl binlerce insan, milyonlarca insan Mevlid’i kutlayabilir, ama eğer buna odaklanmıyorlarsa, o zaman ne için kutluyorlar? O halde o kutlama, sadece sosyalleşmek için yapılan bir buluşma oluyor demektir. Çünkü Allah ve Peygamberi (sav) bu dünyanın halinden memnun değil. Allah’tan samimiyetle diliyoruz; ResulAllah’ın hürmetine, Mevlid-i Şerif’in hürmetine, bu Ümmet’e yardımcılarını göndermesini istiyoruz. Amin.

Şeyh Lokman Efendi Hz.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim el-Kıbrısi el-Rabbani (ks) Halifesi

Osmanlı Dergahı, New York

7 Rebiülevvel 1437 18 Aralık 2015

#ŞeyhLokmanEfendi

146 görüntüleme