• Osmanli Naksibendi Hakkani

Perşembe sohbeti: "Şeyhin perdelendiği zaman, ona bağlılığın öncesinden daha da fazla olmalı&qu


BismillahirRahmanirRahim

Sana bir şeylerin açılması için tek yapman gereken, bir şeyler okuyup salavatlar getirmek öyle mi? Belli bir saatte uyan; secdeye git ve gel, bu kadar. Ruhunla ilgisi yok. Nefsinle ilgisi yok. İyi bir insan mısın, kötü bir insan mısın, bununla da ilgili değil. Öfkenle, kıskançlığınla, inatçılığınla, kibrinle, bunların hiçbiriyle ilgisi yok, öyle mi? Tek yapman gereken, belirli amelleri yerine getirmek. Tıpkı bir mantra gibi…

Sana “Yapma” demiyorum, tabii ki önemli, tabii ki bunları yapıyoruz. 24 saat Kur’an okuyan, ameli bu olan kişi… 24 saat Kur’an okuyup, zikir yapıyor ama nefsini izlemiyor, eğer hala kalbinde kibir taşıyor ve bundan kurtulamamış ise Cennet ona yasaktır. Bunu ben demiyorum, Peygamber Efendimiz (sav) söylüyor. Bununla bir sorunun varsa bana gelme, ona git... Hadis bu şekilde, değil mi? Yani bütün mesele, hiçbir şeyi robot gibi yapmamakta. Altını toplayıp evinde saklayan bir adam gibi, önüne bir sürü güvenlik koyuyor, ama arka kapı tamamen açık; hırsızlar devamlı geliyor ve çalıyor, ama o habersizce biriktirmeye devam ediyor. İşte bu olan şey…

Feridüddin Attar Hz.leri söylüyor; “Şeyhin hayattayken ona itaat etmelisin, ama o perdelendiğinde ona itaatin, bağlılığın daha da fazla olmalı.” O göç ettiği zaman, ona daha da fazla itaat etmelisin. Çünkü Şeyhin fiziksel olarak orada olduğunda, ona itaat etmek çok kolaydır. Bir sürü insan görüyoruz, Şeyh oradayken, büyük Şeyh oradayken onları izliyorlar; itaat ediyorlar, çok güzel. Gerçek renklerini göstermiyorlar, hiçbir şey belli etmiyorlar. Şeyh göç etiği zaman, birdenbire yeni yüzleri ortaya çıkıyor.

Şeyh burada olduğu zaman, ona itaat etmek çok kolay, tabi ki de öyle. Ama o burada olmadığında, senin kendi ruhsal gücüne ihtiyacın olduğu zaman geliyor. Ve o ruhsal gücü, sadece nefsinin üzerine bastığın zaman elde edersin. Yani Şeyhinin yanındayken, nefsinin üzerine basmıyorsan; onunla bağlantın sadece fizikseldir, ruhsal değildir. O zaman o hayattayken bile, fiziksel olarak oradasındır, güzel; ama senin bağlantın kopmuştur. Bir sürü yanlış şey yapıyorsundur ya da neden yaşadığını, imanının nerede olduğunu bilmiyorsundur. Ama kendini eğitenler; gerçekte Şeyh bizi eğitiyor, biz kendi kendimizi eğitmiyoruz. Şeyhin önündeyken, Şeyh konuşmuyor bile, belki hiçbir şey yapmıyor; Şeyh belki fiziksel olarak hiç bir şey yapmıyor; ama kalbinden devamlı olarak gönderiyor. İşte o zaman nefsinin üzerine basıyorsan, onu anlayabilirsin.

Çünkü bir sürü insan diyor ki, “Neden şeyh, o müride çok fazla sohbet veriyor, diğerine vermiyor? Neden Şeyh onunla çok zaman harcıyor, bana hiç konuşmuyor bile?” Şeyh bilmiyor mu? Ne zaman vereceğini, nasıl vereceğini, kime vereceğini bilmiyor mu? Şeyhin huzurundayken nefislerini eğitenler ya da eğitimde olanlar, Şeyh perdelendikten sonra, şimdi yapmanız gereken sadece ona tutunmak değil, şimdi sizin yapmanız gereken bir işin var. Şimdi sadece güvende olmak için ona tutunmak yeterli değil; şimdi senin, yapman gereken bir görevin var. Şimdi Şeyh sana diyor ki, “Nasıl araba kullanacağını biliyor musun? O zaman şu insanları da sen götür. Buradan oraya sadece kendi bencilliğin için sürme.”

“Şimdi, sevdiklerimi sevip, terk ettiklerimi terk edeceksin.” Allah(cc), Musa(as)’a tam olarak bunu söyledi. Musa (as) Rabbine gitti ve Kelimetullah (as) Rabbiyle konuştu. Ve Allah ona dedi ki, “Ey Musa, benim için ne yaptın?” Musa (as) yanıtladı; “Namaz kıldım Ya Rabbi.” Allah, “Hayır. Senin namazın, ibadetin senin içindir; benim için değil.” “Oruç tuttum Ya Rabbi.” Tıpkı çoğu Müslüman gibi, gururlanarak söylüyorlar; “Allah için namaz kılıyorum.” Allah senin namazından ne kazanıyor? Onun hiçbir şeye ihtiyacı yok, subhana ve te’ala. Namaz kılıyorsun veya kılmıyorsun, O’nun için önemi yok. ‘Hay’ olan Allah. “Oruç senin için, senin kendi güvenliğin için.” “Sadaka verdim, Ya Rabbi.” “Zekat senin için, benim için değil.” “Hacc’a senin evini ziyarete gittim.” Çünkü her Peygamber Kabe’ye gitti. Kabe’nin etrafında 7000 Peygamber var. Vahhabi şeytanları devamlı kazıyorlar, Allah bilir neler buluyorlar… Büyük bela gelecek onların başına, merak etme. Çok kötü yanacaklar.

Allah(cc) söylüyor, “Yaptığın her şey kendin için; benim için değil.” Sonunda Musa (as), “Ya Rabbi, senin için ne yapabilirim bilmiyorum.” diyor. Ve Allah (cc), “Benim sevdiklerimi, sev ve benim terk ettiklerimi, terk et.” Bu bütün anlamıyla her şeyi kapsıyor. Sevmek ne demek? Terk etmek ne demek?

Şu an Şeyhimiz fiziksel olarak bizi terk etti. Bizler ona soruyoruz, “Senin için ne yapabiliriz?” Sence, Allah’ın dostu olanın cevabı, diğer dostunun cevabından farklı mı olacak? “Benim sevdiklerimi sev, benim sevmediklerimi terk et.” Şimdi, itaat daha da önemli hale geliyor, çünkü hala beş duyumuzla sınırlı olduğumuz bu dünyada yaşıyoruz. Eğer bağlantın bu beş duyuyla sınırlıysa, bazı insanlar o yüzden çılgına dönüyorlar, “Şeyh burada değil, onu çok özlüyorum…” ve sonra Cemaati terk ediyorlar, Tarikatı terk ediyorlar. Bazıları aynen bu şekilde terk ediyor. “Ben yardımcı olamam, çok kötü hissediyorum” diyorlar. Demek ki, senin onunla bağlantın, bunu kaldıracak kadar güçlü değil. Çünkü şimdi yapılacak iş daha önemli. Onun için ne hissettiğin değil; şimdi yapılacak iş daha önemli.

Bugün Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim el-Kıbrısi el Rabbani’nin Mevlid günü. 58 yıl önce, Kıbrıs gibi küçük bir adanın, küçük bir köyünde, Allah’ın gelmiş ve geçmiş tüm zamanlardaki en büyük dostlarından biri dünyaya geldi. Allah(cc), Mübarek Peygamber(sav)’in soyundan gelen kişi olarak onu seçti. En yüksek Evliyaların soyundan gelen kişi olarak onu seçti. Osmanlı Sultan ve Halifeleri’nin mübarek soyundan gelen kişi olarak onu seçti. O çok mütevazi bir çevrede doğdu. Dünyanın gözleriyle bakarsan, mütevazi; iman edenlerin gözlerinden bakarsan, muhteşem bir çevrede. O zamanlarda Hristiyanların, Rumların bile imanı vardı. Belki aynı şeylere inanmıyorlardı, ama mübarek bir kimse varsa biliyor ve anlıyorlardı. “Bu kişi mübarek biri, ona saygı duymalıyız” diyorlardı. Onlar aynı şeye inanmıyordu, ama emniyettelerdi. Çünkü onlar, Allah’ın sevdiğine saygı gösteriyorlardı. Ali Fodes’e , büyük bir ışık, nur geliyordu. Ali Fodes, Şeyh Efendi’nin dedesi olan mübarek bir zat. Rumlar ona gelen nura, kutsal ışığa şahit oluyorlardı. Fodes, ‘ışık, nur’ demektir. Ve ona, “Ali Fodes Dede” diye hitap ederlerdi. Ona “Ali Nur” diyorlardı. Ve o nesilden, Şeyh Efendi geldi. Allah’ın sırlarından biri, Ahir Zaman’ın, Son Zamanlar’ın sırlarından biri, Hz.Hüseyin’in sırlarından biri... Çok uzun zaman önce yerleştirildi; tıpkı küçük bir kum tanesinin bir midyenin içine girip, zamanla yavaşça inciye dönüşmesi gibi.

Birçok gencin, hiçbir şey bilmediği genç bir yaşta, o Mücahit olmuştu. İslam ve Hak uğruna savaşıyordu. Savaşıyordu; İslam’ı koruyordu, insanlarını koruyordu. O zamanda olan karışıklığın insanları etkilememesi için savaşıyordu; 17-18 yaşında henüz çok gençken, Gazi olmuştu. O bir gaziydi. Biz 17, 18 yaşındayken ne yapıyorduk? O zaten uyuyan efsaneyi uyandırmıştı. Uyandırmadı; o zaten bir efsaneydi.

Birkaç yıl sonra, Rabbi onu okyanuslar ötesine bir kıtaya, Ahir Zaman’da büyük bir rolü üstlenmesi için gönderdi. O, 18-19 yaşında genç bir delikanlıyken, Evliyalar Sultan’ının halifesi olarak Amerika’ya gönderildi. Biz o yaşlardayken ne yapıyorduk? O Amerika’ya daha iyi bir hayat yaşamak; daha iyi bir ev, araba sahibi olmak için gelmedi. Buraya tıpkı dedesi Ali Fodes’in yaptığı gibi, Hz.Ali’nin ışığını yaymaya geldi. Hz.Muhammed (sav)’in ışığını bu ülkeye yaymaya geldi. Bu ülkeyi çok yakında gerçekleşecek olaylara hazırlamak için geldi.

O buraya hiçbir şeyi olmadan geldi. Akrabası, arkadaşı, parası, hiçbir şeyi olmadan geldi. Ve onun yaşadığı hayat, günümüz Amerika’sında değildi; 30-40 yıl öncesinden bahsediyoruz. Allah onun, bu ülkede birçok şey deneyimlemesini sağladı, başından birçok olay geçti. Birçok insanın geçtiği yollardan geçmesini, onların yaşadığını yaşamasını sağladı. O öyle bir hayat yaşadı ki… O tek başına, bir kişi, hayatında 100 farklı kişinin yaşadığı kadar deneyim yaşadı. Bunun neden söylüyoruz? Çünkü sadece bu çeşit bir deneyime sahip olan bir kimse, Hak yoluna çekebilmek için binlerce insana erişebilir. Onun yaşadığı deneyimler, birçok farklı insana ulaşmasına olanak tanıdı. O, başlangıçta Kıbrıs’ta bir çobandı. Bütün peygamberler, peygamber olmadan önce çobanlık yaptı. O, Allah’ın evliyasıydı. O, Allah’ın dostuydu. Ehli Beyt’in ailesinden, Allah’ın dostlarının ailesinden geliyordu ve o, Evliyalar Sultanı’nın elinde doğdu; onun tarafından eğitildi. O gelenekle geldi.

Birleşmiş Milletler’de en yüksek makamda çalışıyorken, dünyanın nasıl işlediğini anladı. Birkaç yıl sonra o mevkii, her şeyi terk etti. En yüksek makamdan en düşüğüne geldi; taksi şoförlüğü yaptı. İnsanları anla ve yeniden düşün; hangi âlim bunu yapar? Bu yüzden âlimler, Evliya değil. Evliyalar da âlim değil. Evliya olmak isteyen her âlim, önce tüm kitaplarını bir kenara fırlatmalı. Nasıl bir âlim, tüm kitaplarını bir kenara bırakabilir, değil mi? Şeyh Efendi sonra iş adamı oldu, başka bir sürü şeyle uğraştı. Herkes gibi oldu. Herkesin kalbine girebilecek bilgiye sahip oldu. O bilgiyle sokaktaki bir insanın da kalbine girebilirsin, Allah hakkında konuşabilirsin. O bilgiyle ve deneyimle bu dünyanın en yüksek mevkiindeki bir insanla da konuşabilirsin. Ve insanlara çok yardım ederdi. Çok zikir yapardı, çok sohbet verirdi. O insanları toplamaya çalışmadı, onların gelip gitmesine izin veriyordu. Ta ki ona, bir dergâh kurması için emir gelene dek… Ve biz şu anda bu dergâhın içindeyiz. Nuh (as) gibi, dağın tepesinde bir gemi inşa ediyor ve Allah (cc) söylüyor, “Şimdi herkesi gelmesi için çağır.” O, herkesi çağırdı; hayvanları bile çağırdı. O çevrede hiç görülmeyen, çok garip hayvanlar birdenbire belirdi ve gelmeye başladı. Çünkü onlar algılıyor, anlıyorlardı.

Eğer kalbinin gözleri açıksa, burada nasıl ışıklar olduğunu göreceksin. Buraya nasıl bir enerji çekildiğini göreceksin. Şeytani olanlar bile, bütün o teknolojik araçları sayesinde, buraya Cennetlerden nasıl bir enerji geldiğini anlıyorlar. Ve buradan da cennetlere gönderiliyor. Ama insanlar uyuyor, müritler uyuyor. Şeyh Efendi her şeyi yaparak burayı kurdu. Sadece bizim beraber, temiz bir İslami hayat yaşamamız için değil; burayı bizim birlik olup, Mehdi(as)’ın gelişine hazırlanmamız için hazırladı. Burası onun için hazırlanmış bir yer.

Bir zorluktan geçtiğin zaman, daha fazla disipline ihtiyaç duyarsın, değil mi? Mesela, çok fazla paran varsa, her yere harcarsın. Ama çok paran olmadığında, “Şimdi daha disiplinli olmam gerek. Her şeye harcayamam.” dersin ve kendini buna göre ayarlarsın. Yani zorluk içinde olduğun zaman, daha disiplinli olursun. İşler kolaylaştığında, sende rahatlarsın, gevşersin. Bu gayet mantıklı, yeterince aşikar ve anlaşılır, değil mi? Şimdi bu dünyada olan şeyler, daha önce olmadığı kadar zorlaşıyor ve bu durum, iman edenlerin daha ve daha da fazla disiplinle hazırlanmasını sağlıyor.

Bazıları bizim çok ‘aşırı’ olduğumuzu, ‘militarist’ olduğumuzu söyleyebilir. Bazıları böyle şeyler söylüyor. Şeyhimize ‘Ebu Celal’ diyorlar. O yüzden bunlara şaşırmıyoruz, çünkü bunlara alışkınız. Bize ‘militarist’ gibi, ‘aşırı’ gibi, terörizm nitelikleri yakıştıranlara, onlara ‘MaşaAllah sana, nasıl bir görüşe sahipsin’ diyoruz.

Günümüzde, içinde olduğumuz durum çok zor; biz Şeyhimiz'den öğrendiğimiz, Evliyalar Sultanı’ndan öğrendiğimiz, Peygamber (sav)’den öğrendiğimiz disiplini, hayatımıza koyuyoruz. Bu şekilde, içinde yaşadığımız zamanın, Deccalin hile ve tuzaklarına düşmeyeceğiz. Peygamber (sav), “Beni seviyorsanız, kendinizi zorluğa hazırlayın.” demedi mi? Biz bununla mutluyuz, Elhamdülillah. İt ürür, kervan yürür. İtler havlıyor, ama Sahibul Sayf’in kervanı yoluna devam ediyor. Daha fazla disiplin ile bizim için Mehdi(as)’ın kervanına takılmak kolay olacak. Merak etme, Mehdi(as) daha fazla disiplinle geliyor. Mehdi (as), Peygamber(sav)’in tüm unutulmuş geleneklerini geri getirecek. O disipline sahip olmayan kim olacak? Deccal. Deccal, “Özgürsünüz” diyecek. “Sevgi, özgürlük.” diyecek. Gül ile gelecek. Biz kılıç ile mutluyuz. Çünkü kılıç, Allah’ın korumasını temsil eder, Allah'ın yeryüzündeki korumasını temsil eder. Furkan’ı, doğru ile yanlışı ayıranı temsil eder.

Biz hiç kimseyiz, hiçbir şeyiz. Biz sadece kendimizle meşgul oluyoruz; Şeyhimize tutunuyoruz, onun Mevlidini kutluyoruz. Allah’tan bizi bu yolda güçlü tutmasını diliyoruz. Benimle bir kişi ya da 100.000 kişi olsun, fark etmez. Biz sadece kendi işimizi yapmakla meşgulüz. Gelmek istiyorsan gel, gitmek istiyorsan git; özgürsün. Ama görüyorum ki, biz daha çok sıkılaştıkça, daha fazla insan geliyor. Biz kurallarımıza sıkıca bağlı kaldıkça, daha da fazla insan geliyor. Ne yapabilirim? İnsanlar istediğini yapıyor. Şükür Elhamdülillah.

Allah Şeyhimizin makamını yüceltsin, onu bizden memnun kılsın; işimizi düzgünce yapabilelim ki, o bizden memnun olsun; bize işimizi daha iyi yapabilmek için daha fazla akıl, daha fazla iman, daha fazla enerji ve daha fazla uyanıklık versin; daha iyi kimseler aramıza katılsın ve şeytanlaşmış olanlar bizden uzak dursun; cemaatimize daha fazla koruma gelsin; Mübarek Peygamberimizin (sav) hürmetine, Evliyalar Sultanı’nın hürmetine, Sahibul Sayf’in hürmetine…

El Fatiha...

Şeyh Lokman Efendi Hz.

Sahibul Sayf Şeyh Abdülkerim el-Kıbrısi el-Rabbani (ks) Halifesi

1 Safer 1437 (12.11.2015)

Osmanlı Dergahı, New York

#ŞeyhLokmanEfendi

43 görüntüleme

OSMANLI NAKŞİBENDİ HAKKANİ DERGAHI

© 2020 Osmanlı Nakşibendi Hakkani Dergahı

 

  • Instagram
  • Facebook
  • YouTube